YILMAZ GÜNEY’İN “BABA” FİLMİ

YILMAZ GÜNEY’İN “BABA” YAPITI

Türk sinemasının sarsıcı yapıtlarından, Aralık 1971 çıkış tarihli “Baba” filmi, toplumun derin ve kanayan yaralarına tutulmuş bir ayna gibidir.

Yılmaz Güney’in yönetmenliğini, senaryo yazarlığını ve başrolünü üstlendiği film, Türk sinemasının o dönemki alışılagelmiş, sığ ve düşsel sularından sıyrılıp, toplumsal gerçekçiliğin katı, çarpıcı ve bir o denli de acımasız sularına açıldığı dönemin öncü adımlarından birisi olarak kabul edilmelidir.

Bekir Yıldız’ın “Üç Yoldaş” adlı öyküsündeki tiplemelerden esinlenilerek yaratılan bu anlatı, izleyicisini salt bir kurmaca dünyanın içine çekmekle kalmaz; yetmişli yılların Türkiye’sinde günbegün büyüyen, insanı içten içe kemiren işsizliğin, köyden kente uzanan çaresiz göçlerin ve vicdanları kanatan gelir eşitsizliğinin tam ortasına bırakıverir.

Baba, 1972’de düzenlenen Adana 4. Altın Koza Film Şenliği’nde seçici kurul tarafından “En İyi Film” ve “En İyi Erkek Oyuncu” ödüllerine değer görülüp bunları bileğinin hakkıyla kazanmasına karşın, dönemin siyasal gücünü ağır baskıları ve kent yöneticilerinin araya girmesi sonucunda bu ödüllerin geri alınması gibi sinema tarihinde eşine az rastlanır, yüz kızartıcı olaya da konu olmuştur.

Bu haksızlık, sanatın ve sarsıcı gerçeklerin, yozlaşmış düzenleri ne denli korkutabileceğinin en somut göstergesidir. O zorlu dönemde bu ödülün kendisine verilmek istenmesi üzerine Cüneyt Arkın’ın da onurlu bir tavır sergileyerek ödülü kesin bir dille ve dürüstçe geri çevirmesi, sanatçılar arasındaki dayanışmanın ve duruşun unutulmaz simgelerinden biri olarak belleklerimize kazınmıştır.

Konu:

Baba”nın olay örgüsü, ilk bakışta yalın görünse de, aslında o günlerde ülkenin dört bir köşesinde sessiz çığlıklarla yitip giden binlerce yurttaşın ortak yazgısıdır. Anlatının tam odağında, derme çatma evini geçindirebilmek, karısı Nil‘e (Müşerref Tezcan) ve çocuklarına aydınlık bir gelecek sunabilmek için var gücüyle çırpınan, yoksulluktan beli bükülmüş, umutları pamuk ipliğine bağlı Cemal (Yılmaz Güney) adlı bir adam yer alır.

Cemal’in Almanya’ya bir işçi olarak gidip yoksulluk zincirini kırma umudu, yetkililerin sudan nedenlerle ve acımasız bir sağlık denetimi sonucunda önüne set çekmesiyle tümüyle yıkılır. Tüm kapıların yüzüne kapandığını, tüm çabalarının sonuçsuz kaldığını gören Cemal, çocuklarının ve eşinin açlık batağında boğulmaması için kendi benliğini yok sayarak, acı bir eyleme girişir:

Varsıl, acımasız ve gücünü parasından alan Refik Kemal Bey’in (Yıldırım Önal) şımarık oğlu Koray‘ın (Kuzey Vargın) işlediği cinayeti, ailesine verilecek para karşılığında üstlenir. Bu anlaşma, yoksulluğun insanı ne denli umarsız bıraktığının en çarpıcı yansımalarından biridir.

Ancak dört duvar ardında geçen onca uzun, yıpratıcı ve umut törpüleyici yılın ardından dışarıya adımını atan Cemal’i, düşlerini süsleyen o sıcak ve mutlu yuva değil, temelinden yıkılmış, darmadağın olmuş bir yıkıntı beklemektedir. Kendisi dört duvar arasındayken eşi o kokuşmuş düzenin ağalarınca tecavüze uğramış, koruyup kollamak için yaşamından caydığı oğlu Ali (Aytaç Arman) yasa dışı karanlık işlere ve suç örgütlerine bulaşmış, kızı Saliha (Ender Doruk) ise umarsızlıktan bedeni üzerinden sömürülen kötü bir yaşama sürüklenmiştir.

Ailesini kurtarmak için kendi yaşamını harcamayı göze almış, ancak bu özverinin ailesini çok daha büyük bir batağa çektiği gerçeğiyle yüzleşmiştir.

Yapıtın bu noktadan sonraki evresi, adaletin yerini paranın aldığı bir düzende, bireyin kendi hakkını arama ve öç alma savaşına evrilir. Cemal’in gözlerini bürüyen bu öfke, hem kendisinin hem de ailesinin yazgısını çalanlardan, onları yozlaştıranlardan hesap sorma eylemine dönüşür.

Babalık Kavramı:

Toplumumuzun geleneksel bakış açısında baba; aileyi her türlü kötülükten koruyan, kanatları altına alan, evin sarsılmaz temeli, direğidir. Oysa usta yönetmen Yılmaz Güney, bu sarsılmaz direğin, yoksulluk adı verilen acımasız fırtınalar karşısında nasıl da kökünden sökülüp savrulabileceğini yalın bir gerçeklikle betimler.

Cemal’in hapse girmeyi kabul etmesi, ilk bakışta yüce bir özveri, eşine az rastlanır bir babalık örneği gibi algılanabilir. Çocuklarının boğazından sıcak bir lokma aş geçebilmesi uğruna kendi özgürlüğünü, en verimli yıllarını ve onurunu gözden çıkarmıştır.

Ne var ki yapıt, bu tür bireysel ve çaresiz çırpınışların, baştan aşağı bozuk olan bir toplumsal düzende hiçbir iyileşme sağlamayacağını, tersine ailenin çöküşünü hızlandıracağını vurgular.

Baba figürü, evlatları için bedenini demir parmaklıklar ardına hapsetmiş olsa da, onları o acımasız düzenin yabanıl dişlileri arasında ezilmekten kurtaramamıştır. Çünkü temel sorun, babaların ne denli özverili ve sevgi dolu olduğu değil, toplumdaki derin sınıfsal uçurumların yarattığı dipsiz güvensizlik ortamıdır.

Baba, koruyucu özelliğini ister istemez yitirmiş; düzenin varsılları, yoksul babaların o boynu büküklüğünden beslenerek ailenin tüm saygın ve kutsal değerlerini acımasızca çiğneyip geçmiştir. Cemal’in hapisten çıktıktan sonra çocuklarıyla karşı karşıya geldiği anlardaki o koyu sessizlik, sözcüklerin boğazda düğümlenip kaldığı o sarsıcı sahneler, babalığın içindeki o derin yetersizlik duygusunu ve harlanan yürek yangınını doğrudan izleyiciye taşır.

“Almanya’ya gittim,” diyen Cemal’in oğluna söylediği bu yalan, hapislik ile yoksulluk arasındaki ince çizginin nasıl da belirsizleştiğini, iki durumun da yoksullar için birer tutsaklık olduğunu kanıtlar.

Yoksulluk ve Sömürü:

Bu çalışmanın en güçlü ve yıllara meydan okuyan yanı, Yılmaz Güney’in izleyiciye duru ve sarsıcı bir dille aktardığı toplumsal düşüncelerdir. Başarılı sanatçının, bir gazetecinin kendisine yönelttiği “İlk suçunuz neydi?” sorusuna verdiği o ünlü “İlk suçum yoksul olmaktı” yanıtı, deyim yerindeyse bu yapıtın temel omurgasını, ana düşüncesini oluşturur.

Yapıt boyunca ısrarla üzerinde durulan temel izlek, paranın, sermayenin ve kaba gücün egemen olduğu bir dünyada, yoksulluğun insanı insan olmaktan çıkaran, onu başkalarının işlediği kanlı suçları omuzlamaya dek sürükleyen dizginsiz bir sömürü aracı olduğudur.

Yönetmen, hiçbir şeyi gizleme gereği duymadan, son derece açık ve sarsıcı bir sınıfsal eleştiri sunar izleyicisine. Varsıl kişilerin, diledikleri suçu çekinmeden işleyip, cezalarını ve bedellerini yoksul insanların bedenleri, umutları ve yaşamları üzerinden ödetmeleri, hak ve hukuka olan inancın nasıl yerle bir edildiğinin en somut dışavurumudur.

Yoksulluk, kişiyi yalnızca ekmeksiz ve susuz bırakmaz; aynı zamanda onun boyun eğmeyen onurunu, seçim yapma özgürlüğünü ve en sonunda bir arada tutmaya çalıştığı ailesini elinden acımasızca söküp alır. Güney, hapishane ile dışarısı arasında ayrım kalmadığını, sürekli ezilen, hor görülen sınıflar için dışarının da aslında görünmez aşılmaz duvarlarla çevrili büyük bir açık hava hapishanesinden ayırtsız olduğunu vurucu biçimde işler.

Toplumun alt katmanlarında, yaşamın kıyısında var olma savaşı verenlerin umarsızlığı, üst sınıfların doymak bilmez açgözlülüğü ve acımasızlığı ile kesiştiğinde ortaya çıkan bu yürek yakan durum, Güney’in siyasal duruşunun, toplumcu gerçekçi bakış açısının beyaz perdedeki en güçlü yansımalarından biridir.

Sinema Tekniği:

İşin sinema tekniği, görselliği ve oyunculuk boyutuna yakından baktığımızda, “Baba”nın yapıldığı dönem göz önüne alındığında hem sinemamız için devrim niteliğinde yenilikler hem de göze batan kimi teknik eksiklikler barındırdığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Yılmaz Güney, özellikle yapıtın ilk yarısında izleyiciyi, bitmek bilmeyen uzun suskunluklarla, acı dolu, yorgun bakışların boşluğa dalıp gittiği sarsıcı yakın çekimlerle baş başa bırakır. Yoksul insanların, özellikle yaşlı annenin ve ötekilerin yüzlerindeki o derin, yaşanmışlık kokan çizgiler, umarsızlığın duyulmayan sessiz çığlıklarıdır.

Özellikle Almanya’ya gidecek işçilerin seçimi sırasındaki soğuk sağlık denetimi sahneleri, insanın etiyle kemiğiyle bir meta, bir mal gibi incelendiği o aşağılayıcı anlar, salt bir kurmaca olmaktan çıkıp belgesel gerçekçiliğine yaklaşan eşsiz ve sarsıcı bölümlerdir.

Yılmaz Güney’in kendi oyunculuğu içselleştirilmiş ve yalındır; yüzündeki o onulmaz acı, bakışlarındaki koyu donukluk, boynunu büküşü, bedensel duruşu, kişinin kendi içinde yaşadığı o büyük ruhsal yıkımı izleyiciye derinden, dolaysızca aktarır.

Bununla birlikte, eleştirel bir gözle yaklaşıldığında yapıtın ikinci yarısına doğru toplumcu gerçekçi ve katı anlatımın yerini yer yer Yeşilçam’ın bilindik, aşırı duygusal ve kolaycı sularına bıraktığı gözlemlenebilir. Umarsızlıktan kötü yola düşmüş kız, yasa dışı işlere, karanlık dünyalara bulaşmış oğul izlekleri, abartılı oyunculuklar sergileyen bazı yan tiplemeler ve zorlama olarak nitelendirilebilecek rastlantılar, anlatının o başlarda kurduğu sağlam, ayakları yere basan yapısını biraz olsun sarsar.

Yapım yönünden göze batan seslendirme uyumsuzlukları ile eğlence bölümlerindeki ezgilerle oyuncuların devinimleri arasındaki kopuklukların yanı sıra; Metin Bükey’in özenle düzenlediği, gelgelelim işlenen konunun o ağır, ezici gerçekliğine tümüyle ayak uyduramayıp yavan kalan ezgi kullanımı da yapıtın biçimsel eksikliklerindendir.

Yine; bir kadının sömürülmesine karşı sergilenen yaklaşım Yeşilçam’ın basma kalıp anlayışının ötesine geçememiştir. Yine de, salt bu kusurlarına bakarak yapıtın değerini düşürmek, böylesine yürekli bir çabaya büyük bir haksızlık olur. “Baba”, aradan geçen onca yıla karşın, taşıdığı anlamın büyüklüğüyle özgünlüğünü ve sarsıcılığını asla yitirmemiştir.

Son Sözler:

Yılmaz Güney’in “Baba” adlı yaratısı, salt bir ailenin çöküşünü anlatan acıklı bir öykü olmanın çok ötesinde, gelir dağılımındaki uçurumun insanı nasıl insanlığından çıkardığını, onurlu ve namuslu bir yaşam sürme çabasının düzenin acımasız çarkları arasında nasıl ufalanıp yok olduğunu gösteren ölümsüz bir çalışmadır.

Yılmaz Güney, yoksulluğun ve adaletsizliğin soğuk yüzünü ustalıkla sunarken, izleyiciyi de bu suça sessiz kalarak ortak olup olmadıklarını sorgulamaya çağırır.

Sinemamızda, kendi yoksul ve çaresiz insanlarını, onları küçümsemeden, onlara sevgi ve derin bir anlayışla yaklaşarak asıl kahramanlar olarak anlatan az sayıdaki yaratıdan biri olması, “Baba”yı sinema belleğimizin seçkin, silinmez yapıtlarından biri kılmaktadır.

Baba filmi; yoksulluğun acımasız kıskacında onurunu korumaya çalışan her insanın öyküsünün, gerçekte toplum olarak hepimizin içindeki o kabuk bağlamayan gizli yaranın ta kendisi olduğunu gösteren başarılı bir sinema yapıtıdır.

CEM BAYINDIR / 2026

Yorum bırakın