YARGISIZ İNFAZ
Günümüzde iletişim olanaklarının denetimsiz ve sınırsız bir evrene dönüşmesi ve sosyal medyanın yaşamımızın her köşesine sızmasıyla birlikte, adına “linç kültürü” dediğimiz tehlikeli ve yozlaşmış bir anlayış çığ gibi büyümekte. Üstelik bu durum; gün geçtikçe “haklı bir eylem” gibi de toplumda yer edinmektedir.
Tunceli’de Gülistan Doku olayında adı geçen failler ve devlet gücünü arkasına alarak gerçeğin üzerini örtmeye çalışan yetkililerle ilgili savlar, Gaziantep’te bir okul baskınında güzel yavrularımızın yaşamdan koparılması ve ardından failin annesine yöneltilen öfke ya da küçücük çocuklara yönelik istismar davalarında verilen sarsıcı kararlar…
Bunlar bende de öfke, dizgin edilemeyen bir öç duygusu yarattı. Tüm bu olaylar, toplumun sinir uçlarına dokunan, son derece haklı bir baş kaldırı duygusunu tetikleyen acı gelişmeler.
Ne var ki, bu haklı isyanın hukukun, yargılamanın yerine geçerek, toplumsal bir histeriye, sanal ağlarda idam ve linç çağrılarına dönüşmesi, üzerinde derinlemesine düşünmemiz gereken bir yapısal yozlaşma göstergesidir.
İnsanların, sanıkların ya da yakınlarının parçalanmasını, meydanlarda asılmasını istemesi ilk bakışta adalete duyulan susuzluğun bir yansıması gibi algılanabilir. Bu gerçekte, yargı kurumlarına duyulan güvenin temelinden sarsıldığının kanıtıdır.
Hukuka ve kurallara olan inanç aşındığında, doğamızın derinliklerinde yatan o ilkel şiddet dürtüsü kolayca gün yüzüne çıkar. Bu konuda Jack London’un Âdem’den Önce romanı eşsiz bir yapıttır.
Yargısız infaz ve linçin adaletin yerine geçmesi haksızlığın, kargaşanın ve çoğunluk diktasının olağanlaşmasına yol açar. Öfkeyle toplanan kalabalıkların -yerden göğe haklı bile olsalar- sağduyudan, akılcılıktan ve içseslerinden koptuğu bir ortamda, hukuksuzluk başat kural durumuna gelir.
Çoğu insan, bu eylemler senin yakınlarına yapılsa yine bu düşünceyi savunur musun kolaycılığına kaçsa da linç özünde haklı bir eylem değildir; denetimsiz bir cezalandırma, azınlığa yönelik kural tanımaz bir kıyımdır.
Siyasal erklerin kendi dar çıkarları doğrultusunda yargıyı bir araç gibi kullanmak istemelerine, kendisi gibi düşünmeyenleri açıkça hedef göstermelerine ve yargıya açık ya da gizli müdahale edilmesine “hukukun siyasallaşması” diyoruz.
Daha ortada hiçbir kesin bulgu ya da yargı kararı yokken, muhaliflere, muhalif seçilmişlere karşı girişilen saygınlık kıyımları (itibar suikastları) da bundan ayrı düşünülemez. Siyasal kaygılarla yönlendirilen bu karalama ve medya eliyle yürütülen linç kampanyaları da hukukun düştüğü durumun acı göstergeleridir.
Bu tablodan çıkışın tek ve en güçlü yolu, yargının bağımsız ve tarafsızlığı ilkesine sımsıkı sarılmaktır. Yargıçlar; hiçbir gücün, hiçbir inancın ya da toplumsal beklentinin etkisinde kalmadan, yalnızca yasalara, belgelere ve nesnel bulgulara dayanarak karar verebilmelidir.
Bağımsız ve tarafsız bir yargı kurumu, yalnızca suçsuzları korumakla kalmaz, aynı zamanda suçluların da hak ettikleri cezayla karşılaşacakları konusunda topluma sarsılmaz bir güvence verir.
Çağdaş bir hukuk devletinin en temel dayanağı “suçsuzluk ilkesi”dir (masumiyet karinesi). Bir kişi, dünyanın en yüz kızartıcı, en ağır suçunu işlemiş bile olsa, yargılama süreci kesin bir yargıyla sonuçlanıncaya dek beklenilmelidir. Savunma hakkı ve adil yargılanma hakkı, yalnızca masumlar için değil, insan onurunu güvence altına almak için vardır.
Yargılamanın bir öç alma, kan gütme aracına dönüştürülmesi, eninde sonunda tüm toplumu zehirleyecek bir salgındır.
Biliyoruz ki, yasalarımızdaki cezalar aslında son derece ağırdır ve yeterli caydırıcılığa sahiptir. Ancak sık sık çıkarılan aflar, bitmek bilmeyen infaz indirimleri ve anlamsız “iyi hal” uygulamaları yüzünden, azılı suçluların bile kısa sürede aramıza dönmesi, toplumdaki adalet duygusunu derinden kanatmaktadır.
Güzel ve masum çocuklarımıza, savunmasız canlılara zarar verenlerin en ağır yaptırımlarla yüzleşmesi, gün yüzü görmemeleri hepimizin ortak amacıdır.
Toplum olarak keskin kutuplara bölünmelere, kin ve nefret söylemlerinin sıradanlaşmasına, şiddeti yücelten çağrılara karşı aklıselimle durmalıyız. Hukuku savunmanın, suçu ve suçluyu savunmak olmadığını; tersine, insanı insan yapan ortak güvencemizi korumak olduğunu anlamalıyız.
Kısaca, içinde bulunduğumuz koşullar ne denli zorlayıcı, haksızlıklar ne denli can yakıcı olursa olsun, hukuk ve yasaya inancımız hep olmalı. Çünkü bağımsız ve tarafsızlığı güvence altına alınmış bir adalet sistemi olmadan ne karanlıklardan çıkabiliriz ne de ortak bir gelecekte yan yana yaşayabiliriz.
Cem BAYINDIR / 2026

Yorum bırakın