GÖK ÇÖKSE ÜSTÜMÜZE, YORGAN YAPARIZ

GÖK ÇÖKSE ÜSTÜMÜZE, YORGAN YAPARIZ

“İzâ lem testehi fâsnağ mâ şi’te”

Bu toprakların havasından mıdır, suyundan mıdır bilinmez; bir kez o koltuklara oturanların tenine, yeryüzünün hiçbir silahıyla delinemeyecek bir tür görünmez zırh eklenir. Öyle bir zırh ki bu; ne denli büyük bir yıkım yaşansa, ne denli korkunç bir ayıp ortaya dökülse de o zırhı aşıp da kişinin yüzünü kızartamaz.

İnsanlığın binlerce yıllık ahlâk birikimiyle bulup çıkardığı “sorumluluk” denen o erdemli ağırlık, bizim sınırlarımızdan içeri girerken gümrük kapılarında takılıp kalmıştır. “Görevden çekilme” denilen olay, yalnızca söylencelerde, uzak deniz ötesi ülkelerin masallarında anlatılan bir düşten, bir varsayımdan ibarettir.

Uzak Doğu’da bir tren iki dakika gecikse, yetkili kişi utancından yerin dibine geçer, boynunu büküp koltuğunu anında bırakır. Batı’da bir bakan, kamuya ait bir kuruşu yanlış yere harcasa sokağa çıkamaz olur. Bizde ise iki günde okullarda 10 evladımız ölür, onlarca yürek parçalanır, ertesi gün yetkili kişi kalkıp “okullarda Ramazan köşesi yaptık, eğitimde çağ atladık” diyerek göğsünü gere gere ortalıkta dolanır. Bu öyle bir durumdur ki izahı mümkün değildir. Birtakım etik değerler artık bizde arkeolojik kazılarla bile bulunamayacak denli derine gömülmüştür. Hukuka uyma, kurallara bağlı kalma isteği derseniz; o çoktan eski püskü bir anı olarak çatılara tavan aralarına kaldırılmıştır.

İşlerin ters gitmesi, ekonominin tepetaklak olması, okulların kana bulanması, fabrikaların patlaması, ormanların küle dönmesi ya da yoksulluğun evlerin içine bir karabasan gibi çökmesi istifaya yeterli değildir. Çünkü bunların elinde tüm bu acıları, bütün bu yıkımları tek yudumda unutturacak sihirli bir iksir, kusursuz bir “hamaset” sarsması vardır.

İşler mi sıkıştı? Birileri hemen kameraların karşısına geçer, gözlerini kısarak, sesini titreterek o sihirli şalteri indiriverir: “Allah, kitap, din, iman, cami, minare, ezan, vatan, bayrak, inanç, millet, dış güçler, milli irade…” Sözcükler birbiri ardına özenle dizilir. Sanırsınız ki ekonomi kötü yönetildiği için, işe liyakatli insanlar yerine eş dost, hısım akraba atandığı için batmıyoruz da bütün dünya toplanmış, salt bizim bu engellenemez yükselişimizi durdurmak için gizli toplantılar yapıyor.

Bu sözcük sarsmasını içen yığınlar, bir anda o derin uykularına, o tatlı uyuşukluklarına geri dönerler. Cüzdan boşalmış, tencere kaynamaz olmuş, gençlerin umudu sönmüş; kime ne? “Önümüzdeki hafta filanca yere Orta Doğu’nun en büyük bilmem neyini açacağız” dendi mi, bütün eksikler kapanır, bütün yaralar sarılmış, bütün suçlar aklanmış sayılır.

Bizler, olaylar olup bittikten, iş işten geçtikten sonra çözüm bulma, saptama yapma konusunda yeryüzünün en usta, en becerikli toplumuyuz. Bir okul mu basılır? öğretmenler, öğrenciler mi ölür? Bir maden mi çöker? Yüzlerce işçi göçük altında kalıp can mı verir? Daha acının dumanı tüterken, o yetkili ağızlar kameralar karşısına dizilir: “Durumu ivedilikle saptadık. Gerekli kurulları oluşturduk. Üç komiser, altı müfettiş, beş bilmem ne atadık. Tedbirler saniye sektirilmeden alınıyor.”

Bre ulu kişiler, bre her şeyi bilenler! Madem bu önlemleri bu denli hızlı, bu denli kolay alabiliyordunuz da o çocuklar, o öğretmenler, bu gencecik insanlar, o babalar toprağın altına girmeden önce neredeydiniz? Neden bu ülkenin aklı hep felaketten, o büyük yıkımlardan sonra başa gelir?

“Bu işin yükümlüsü kim? Kim hesap verecek?” Yanıt hep aynıdır: Derin ve sağır edici bir sessizlik. Çünkü bu ülkede suçlu hep başkalarıdır, hep İnönü’dür, hep muhalefettir, hep doğadır, yağmurdur, çamurdur, “kader planı”dır.

Yetkili kişiler ise yalnızca başarıları, o da olmazsa gösterişli açılışları üstlenmek için oradadırlar. Hata yapmazlar, yapsalar da bu hatanın bedelini asla kendileri ödemezler; bedel, her zaman olduğu gibi halkın omuzlarına yüklenir.

Sonra o en iyi bildiğimiz oyun, artık ezberlediğimiz Kızılderili numaraları sahnelenir: Gündem değiştirme sanatı. Ortada kapkara bir gerçek, kanayan bir yara dururken, birdenbire gökten zembille inmiş gibi yapay bir tartışma atılır ortaya. Biri kalkıp bir muhalefet belediyesini suçlar, kimi eski bir şiirin dizesinden söz eder, öteki sanatçının birinin giyimine kuşamına takılır, beriki yirmi yıl önceki bir çekişmeyi yeniden alevlendirir. Ve biz, o yoksul, o yorgun, o belleği dünden yarına silinen kalabalıklar… Oltaya takılan balıklar gibi hemen atlarız bu parlak yemin üzerine. Çaresizliği, yokluğu, batan ekonomiyi, ölen insanları, çiğnenen hukuku bırakır; televizyon ekranlarında birbirine bağıran, birbiriyle dövüşen o koca koca adamları, o asık suratlı sözde aydınları izlemeye koyuluruz. “Hooop,” der medya cambazları, “bana bak, ipte yürüyorum!” Biz cambaza bakarken, geleceğimiz yok edilir, acılarımız kanamayı sürdürür. Bir hafta geçmeden o asıl yangın, o büyük acı unutulmuştur bile. Ölen toprağın altında, kalan sağların boynu ise bükük kalmıştır.

Liyakat, yani bilenin, hak edenin hak ettiği yerde olması kuralı, bizim buralarda çoktan tedavülden kalkmış eski bir para gibidir; hiçbir kapıyı açmaz. Onun yerine “bana ne denli boyun eğiyorsun, benim sözümden ne denli çıkmıyorsun, bana ne denli övgü düzüyorsun” ölçütü getirilmiştir. Kurumların içi çürütülmüş, denetim mekanizmalarının dişlileri kasten kırılmış, hukukun terazisi Niğdeli hurdacılara okutulmuştur. Durum böyle olunca, yirmi beş milyon insanın yoksulluk sınırında can çekişmesi, adaletin kör topal bile yürüyememesi kimin umurunda? Onlar, “derhal”, “ivedilikle”, “asla” sözcüklerinin arkasına saklanarak, o koltuklardan bize “sabrı”, “şükretmeyi” öğütlemeyi sürdürürler.

Böylesine kusursuz işleyen bir düzenek, böylesine tıkır tıkır dönen bir sorumsuzluk çarkı varken, bizim kaygılanmamıza, üzülmemize, kendimizi paralamamıza ne gerek var ki? Bakınız, her şey ne güzel ne kolay çözülüyor. Bir iki “vatan, millet, ezan, bayrak” sözcüğü, biraz manevi konu, üstüne de okkalı bir “dış güçler” masalı… Alın size yepyeni, pırıl pırıl, sorunsuz bir gündem!

Çetin Altan’ın “enseyi karartmayalım” sözü geldi aklıma, hiçbir denetimin, hiçbir yükümlülüğün, hiçbir etik değerin kalmadığı bu geniş çorak topraklarda; biz de oturalım, ayaklarımızı uzatalım, gevşeyelim. Ekranda o bağırıp çağıran, gözlerini büyüterek bize ne denli büyük bir millet olduğumuzu anlatan adamlara bakıp içimizi ferahlatalım.

Üzerimize gök çökse, onu da “bizi kıskanıyorlar, o yüzden göğü başımıza yıktılar” diyerek ulu bir direniş hikâyesine dönüştürecek o yüce anlatıcılara güvenelim. Adalet tükenmiş, liyakat bitmiş, istifa diye bir kavram kalmamış, on, yirmi, otuz, kırk, elli hatta elli bin kişi ölmüş… Ne gam! Biz şükretmeye, eldekine yetinmeye, boyun eğmeye çoktan alıştırıldık. O zaman açın televizyonu, izlemeyi sürdürün ve şükredin; zira yeni sunî gündemimiz birazdan ana haber bültenlerinde gösterime girecektir…!

CEM BAYINDIR / Nisan 26, (Urfa, Maraş okul baskınları ardından yazılmıştır.)

 

Yorum bırakın