TRİBÜNDEKİ ADALET

Bir ülkede adalet duygusu zayıfladığında, boşalan yeri çoğu zaman iki şey doldurur: Öfke ve taraftarlık.

Öfke; bir gerginliğe, hızlı ve “kesin” bir ceza istemine; taraftarlık ise “bizimkiler(kendileri)” ve “ötekiler(başkaları)” diye iki ayrı hukuk düzeni arayışına dönüşür. Bu ikili, yargının en kırılgan yerini hedef alır: “Güven”i.

Güven sarsıldıkça soruşturma ve kovuşturma süreçleri hukuk tekniğinin değil, kitle psikolojisinin baskısı altında yürür biçime gelir; mahkemelerin yerini sosyal medya mahkemeleri, kanıtın yerini etiket kampanyaları almaya başlar.

Son günlerde basına yansıyan bazı ceza soruşturmalarında, dosya içeriğinin parça parça basına ve sosyal medyaya servis edilmesi bu sorunu yeniden görünür kıldı.

Daha iddianame düzenlenmeden, kanıtlar bütünlüklü biçimde değerlendirilmeden, savunmalar okunmadan “hüküm” kuran bir kalabalık oluşuyor. Oysa ceza yargılamasında savcılığın iddiası ile mahkemenin hükmü aynı şey değildir.

İddia, tartışılabilir; hüküm ise gerekçeli bir yargısal sonuca dayanır. Bu ayrım silinirse, masumiyet karinesi de adil yargılanma hakkı da daha baştan aşınır.

Twitterlerde, Facebooklarda, WhatsApplarda, televizyonlarda kurulan “dijital mahkemeler” yalnızca şüpheliyi hedef almaz. Tanıkların etkilenmesi, kanıt değerlendirmesinin kamu baskısıyla gölgelenmesi, yargı mercilerinin “kamuoyu tatmini” kaygısıyla gerekçesiz sertleşmeye ya da tam tersine gerekçesiz yumuşamaya itilmesi mümkündür.

Bu nedenle soruşturma gizliliği, yalnızca teknik bir kural değil; yargılamanın sağlığı için zorunlu bir güvencedir. Dosya, mahkeme önüne gelmeden teşhir edildiğinde, “gerçekler” değil “algılar” yarışır.

Ne var ki tartışmanın önemli bir bölümü hukuksal ilkeler çevresinde değil, spor rekabetinin ve siyasal kamplaşmanın diliyle yürütülüyor. Bir soruşturma, bir anda “kulübe saldırı”, “camianın üzerine oyun” ya da “ülkenin değerlerine karşı operasyon” kalıplarıyla okunuyor.

Böyle olunca, dosyanın hukuksal içeriği geri plana itiliyor; tartışma kanıtın ne söylediği ya da usulün doğru işletilip işletilmediği yerine, kimin hangi tribünde durduğuna indirgeniyor. Bu tribünleşme, adaleti güçlendirmez; adaletin sesini bastırır.

Basının, siyasetin, yargı üyelerinin bir bölümü de bu tribünleşmeye teslim olduğunda, gazeteciliğin asli görevi olan doğrulama, bağlam ve ölçülülük geri çekilir. Dosyadan seçilmiş birkaç mesaj, bir görüntü karesi ya da bir sav cümlesi manşete taşınır; ardından yorumcular hukuk konuşmak yerine taraftar diliyle safları sıklaştırır.

Böyle bir atmosferde, “tutuklama” ya da “tahliye” kararı hukuksal ölçütlerle değil, “üç puan” ya da “onların üç puanı” gibi okunur. Oysa adalet, skorla ölçülmez.

Soruşturma evrakının parça parça “servis” edilmesi, sadece hukuka değil gazeteciliğin itibarına da ağır zarar verir. Bugün “kendileri” için normalleştirilen yöntem, yarın herkes için bir hukuksuzluk standardına dönüşür.

Üstelik dosyadan piyasaya sürülen sızıntıların kimin yararına, kimin aleyhine çalıştığı zamanla değişir; ama zedelenen şey aynı kalır: Lekelenmeme hakkı ve adil yargılanma hakkı. Bu yüzden, kamu yararı ile merak ve reyting arasındaki çizgiyi titizlikle korumak gerekir.

Özellikle burada bir kulübün yılların alışkanlığıyla artık yer etmiş reflekslerinde, bu tribünleşmenin karakteristik örneklerini görmek mümkün. Kuşkusuz her camia içinde ayrı sesler vardır; ancak belirli bir söylemin çizgisi düzenli biçimde yenileniyorsa bu durumu görebilirsiniz: Kendi aleyhine gelişen her iddia ve adli süreç, “dışarıdan planlanmış saldırı” olarak çerçeveleniyor; soruşturmanın olağan işleyişi bile bir tür “operasyon” diliyle anlatılıyor.

Bu yaklaşım, kanıt ve usul tartışmasını ikincil kılıyor, duyguyu ve aidiyeti birincil hale getiriyor, buna gazeteci, sanatçı, televizyoncu, yorumcu, siyasetçi de çanak tutuyor. Bir noktadan sonra sorun, iddiaların doğru olup olmadığı değil, “kimlerin bize karşı olduğu”na indirgeniyor.

Bu söylemin ikinci ayağı, “kimlik” kalkanıdır. Kulübün kendisini cumhuriyetin ve laikliğin “tek sahibi” gibi konumlandırması, eleştiriyi ve yargısal denetimi değersizleştiren bir kalkan haline gelebiliyor.

Oysa laikliği savunmak, usul ve hukuk güvencelerini çiğnemeyi haklı kılamaz; cumhuriyetçilik iddiası, soruşturma dosyasını tribün sloganına çevirmeyi meşrulaştıramaz. Cumhuriyet düşüncesinin özü, ayrıcalıksız yurttaşlık ve hukuk önünde eşitliktir. Eşitlik iddiası, tam da “bize dokunulmasın” talebinin karşısında durur.

Sorun, bu kimlik kalkanının “hukuk talebi” ile “ayrıcalık talebi” arasındaki çizgiyi bulanıklaştırmasıdır. Adalet isteyen, herkes için aynı ilkeyi savunur: Soruşturma gizliliği korunsun, kişilik hakları zedelenmesin, masumiyet karinesi gözetilsin, kanıt hukuka uygun toplansın, yargılama makul sürede yapılsın ve karar gerekçeli olsun.

Ayrıcalık isteyen ise bu ilkeleri yalnızca kendi tarafı için anımsar; konu başka bir takım olduğunda, aynı ilkeler bir anda unutulur ya da yargısız infazın büyümesine seyirci kalınır.

Bu çifte standart, “haksızlık” söylemini de içten içe değersizleştirir. Çünkü adalet istemi, yalnızca kendi çıkarı için ileri sürüldüğünde ikna gücünü yitirir. Bugün kendi kulübü adına “süreç işlesin, dosya mahkemede konuşulsun” diyenler, yarın başka bir kulüp hakkında benzer iddialar çıktığında aynı sakinliği ve aynı ilkeselliği göstermiyorlarsa; iş adalet değil, üstün gelme arzusudur.

Adaletin ölçüsü, rakibe uyguladığın standardı kendine de uygulayabilmektir.

Bu dil, yalnız tribünlerde değil, sözde “ilkeli” görünen bazı yorumcu, siyasetçi, sanatçı, gazetecilerin üslubunda da ortaya çıkıyor. Kendi tarafı gündeme geldiğinde “masumiyet karinesi” hatırlanıyor; rakip gündeme geldiğinde “dosya konuşuyor” denilip hüküm kuruluyor.

Kendi tarafı için dosyadan yapılan sızıntılara itiraz edenler, başkası için sızıntıyı “kamu yararı” diye alkışlayabiliyor. Bu, adalet arayışı değil; adaleti bir enstrüman gibi kullanma arayışıdır.

Yeniden yineleyelim; spor suçlarına bağlı ceza muhakemesinde tutuklama istisnadır; tutuksuz yargılama esastır. Bu ilke, yalnız bir tümce değil; keyfîliğe karşı bir güvence olarak bulunur.

Ancak ilkenin kötüye kullanımı da olasıdır: Bir yandan tutuklama, kamuoyunu tatmin için “peşin ceza”ya dönüştürülür; öte yandan tahliye kararları, dosyayı bilmeden “ihanet” ya da “kayırma” diye damgalanır.

İki durumda da yargılama, hukuki gerekçeden kopar ve baskı altına girer. Yargının bağımsızlığı, yalnız yürütmeden değil, kalabalığın ölçüsüz isteklerinden de korunmalıdır.

Burada siyasetin ve medyanın sorumluluğu büyük. Bir soruşturmanın tarafı olmayan aktörler, dosyaya ilişkin görüş belirtirken ölçülü olmak zorundadır. Aksi halde, kamuoyu “gerçeklik” değil “aidiyet” üzerinden örgütlenir. Aidiyetin hukuku boğduğu yerde, adalet değil güç konuşur; güç konuştuğunda ise ilgili ilgisiz tüm yurttaşlar yarın sıranın kendilerine geleceğini bilirler.

Çıkış yolu, tribün dili yerine ilke dilini güçlendirmektir:

Birincisi, soruşturma dosyalarının parça parça sızdırılmasına ve teşhir edilmesine karşı net bir tutum alınmalıdır. Gizlilik; yalnız şüpheliyi değil; mağduru, üçüncü kişileri, kanıtın güvenilirliğini ve yargılamanın esenliğini de korur.

İkincisi, masumiyet karinesi kamuoyunda da gözetilmelidir. İnsanların saygınlığı, aile yaşamı ve işi, geri döndürülemez biçimde zedelenebilir; sonradan beraat gelse bile yıkım kalabilir.

Üçüncüsü, medya doğrulama ve bağlam standardını yükseltmek zorundadır: “Belge” fetişizmiyle değil, kamu yararına uygun, ölçülü ve denetlenebilir bilgiyle toplumu aydınlatmak gerekir.

Hukuk tribünlerin sloganıyla güçlenmez; tersine tribünleştikçe zayıflar. Bir kulübün kendisini cumhuriyetin ve laikliğin tek sahibi gibi görüp her adli süreci “saldırı” diye okuması da; aynı kulüp çevrelerinin, başkaları söz konusu olduğunda yargısız infazı alkışlaması da, adalet isteği değil ayrıcalık talebidir.

Cumhuriyet, ayrıcalıkla değil eşitlikle yaşar. Eşitlik ise, herkese aynı mesafede duran bir hukuk dili ve aynı titizlikte işleyen bir yargılama pratiğiyle mümkündür. Adalet isteyenin de ölçüsü çok basittir: İlkeli olmak…

İlke de yalnızca “kendileri” için değil, “herkes” için savunuluyorsa ilkedir.

CEM BAYINDIR

Şuna bir yanıt: “TRİBÜNDEKİ ADALET”

  1. karamanlinevzat Avatar

    Sayın Bayındır, belirttiğiniz gibi, ülkemizde olaylar taraftar bakış açısıyla değerlendiriliyor. Bu konuda en önemli rolü de amigoluk yapan kimi basın yayın organları oynuyor. Ne olduğu, nerede olduğu, ne zaman olduğu, neden olduğu, nasıl olduğu ve kimlerin karıştığı net olarak belirtilmeyen olaylar kışkırtıcı biçimde haberleştiriliyor.

    Beğen

karamanlinevzat için bir cevap yazın Cevabı iptal et