“Biz bu sahalardan çekilelim, emin olun ki buralar daimi karışık ve iğtişaş sahalar haline gelecektir.”
“Bizi yükselten dinimize karşı duyduğumuz büyük aşktır.”
“Ha kendi evlatlarım, ha millet, farkı yoktur.”
Sultan II. Abdülhamid
Bizde, Osmanlı padişahları içinde -gerçekten çok önemli imparatorlar olan- Kanuni, Fatih, Yavuz, Osman Bey, Murat Hüdavendigar hep ön planda olsa da 1876-1909 yılları arasında padişah olan Abdülhamid-i Sani yani II. Abdülhamid de özellikle muhafazakâr kesimde hep gündemde olan bir addır.
Sultan Abdülhamid gerçekten de imparatorluğunu en zorlu günlerinde devleti yönetmiştir. Batı yanlısı yenilikler yapmış, devleti ayağa kaldırmak için çaba göstermiştir. Ancak neredeyse tüm hücreleri çökmüş bir bedeni ayağa kaldırmak ne kadar mümkün ise Abdülhamid de ancak o denli başarılı olabilmiştir. Benim bugün belirtmek istediğim onun kimliği, kişiliğini özetlemek yanında “onun döneminde hiç toprak yitirilmedi” savı hakkında bir şeyler yazmaktır.
1842 İstanbul doğumlu II. Abdülhamid, 1876’da padişah olmuş, 1909’da tahttan İkinci Meşrutiyet ile tahttan indirilmiş ve otuz üç yıl padişahlık yaparak en uzun süre tahtta oturan padişahlardan biri olmuştur. Yeterli bir okul okumasa ve eğitim almasa da, özellikle müzik konusunda çok yetenekli olan ve Batı müziğini çok iyi bilen II. Abdülhamid çok güzel piyano çalar ve son derece iyi besteler yapardı. Yine ağaç oymacılığı konusunda gerçek bir sanatçıdır.
İlk zamanlarda tüm meşrutiyetçi devlet adamlarına büyük yakınlık gösteren Abdülhamid, Mithat Paşa’yı sadrazam yapmıştır. Namık Kemal ile Ziya Paşa’yı Kanuni Esasi’yi hazırlamaya memur etmiştir.
Bir süre Dolmabahçe’de oturduktan sonra, kendi elleriyle çizimini yaptığı “Yıldız Sarayı”nı oluşturmuş, burası saraydan çok yüksek surlu dev bir “kale”ye benzemişti. Bu saraya girdikten sonra, o meşrutiyetçi şehzade bir anda, Amcası Sultan Abdülaziz’i tahtan indiren tüm ihtilalci devlet adamlarından birer birer, bir biçimde öç almaya başlamış ve devrin en önemli adları Mithat Paşa, Rüştü Paşa, Süleyman Paşa, Ziya Paşa, Namık Kemal zulme uğratılmıştır.
Abdülhamit daha sonra çevresine devlet yönetiminde yetkin olmayan ama çok sadık adamları toplayıp, güçlü bir dönem kurmuştur. O dönem serbest basın yok edilmiş, küçük nedenlerle gazeteler kapatılmış, kitap basımları denetim altına alınmış, uzaktan yakından padişahı ilgilendirebilecek tüm sözcükler üzeriçizilerek yayınlanabilmiştir.
Yukarıda da söz ettiğim gibi, ciddi bir eğitimi olmayan padişah, hem etkileyici hem muhafazakar tavırlarıyla ve din adamları aracılığıyla halkı içten bir biçimde kendine çekmeyi başarmıştır. Genel yaşamın olumsuzluğuna, düşünce ve uygarlıkta geri düşülmesine ve devletin günden güne zayıflamasına ve sorunlarla çevrilmesine karşın, çarşıda pazarda/alışverişte bir ucuzluk, halk arasında şanlı geçmişi ve kutsal değerleri okşayan bir düzen ve bir memnuniyet vardı. Hatta, belgelere göre, Anadolu köylüsünde Abdülhamid’in peygamber döşeğinde oturduğuna ve yedi evliya gücünde olduğuna yönelik bir inanış olduğu da anlatılmaktadır.
Yabancı gazetelere paralar verilip, olumsuz haberler çıkması engellenir, içeride de lehe yazılar yazılması için sadık hizmetlerde bulunan yazar çizer ve kişilere büyük lütuflar verilirdi. Abdülhamid’in sık yaptığı işlerden biri de Rusya ve Batı devletlerine meydan okumaktır. Yine, içeride ve dışarıda (İslam coğrafyası içinde), “halifelik” statüsünden bolca yararlanırdı.
Padişahlığının ilk yıllarında uzak camilere giden II. Abdülhamid sonradan sarayının kapısına yaptırdığı “Hamidiye Camisi”nden başka camiye gitmemeye başlamıştır. II. Abdülhamid’de atalarından kalan bazı yönler olduğunu, eğitimi olmasa da yüksek siyasi zekaya sahip, zeki biri olduğunu ve devleti-milleti toparlamaya çalıştığını, saltanatını korumak için olağanüstü çaba harcadığını da söylemek gerekir.
Şimdi de Osmanlı tarihinde 1876-1909 arasında toprak yitimleri olup olmadığına bakalım: “1878’de imzalanan Berlin Antlaşması’yla Bulgaristan Prensliği kuruldu. Bulgaristan’ın devlet olma yolundaki en önemli adım atıldı.
1878 yılındaki bu Berlin Antlaşması’yla Sırbistan, Romanya ve Karadağ bağımsızlıklarına kavuştu.
Aynı antlaşmayla Bosna Hersek’in yönetimi geçici olarak Avusturya’ya bırakıldı.
Kars, Ardahan, Batum Rusya’ya geçti Tesalya Yunanistan’a verildi.
Berlin Antlaşması’ndan sonra Rusya tehdidine karşı, Kıbrıs, İngiltere’ye üs kurmak amacıyla bırakıldı. Böylece, bir tek kurşun bile atmadan İngiltere hem Doğu Akdeniz’i hem de Süveyş Kanalı’nı denetimine alacak bir olanağa kavuştu. Bundan sonra Kıbrıs bir daha geri gelmedi.
Tunus, 1881’de Fransa tarafından işgal edildi.
1881’de Düyun-u Umumiye İdaresi kuruldu. Bu Osmanlı İmparatorluğunun tüm ekonomisini, vergi gelirlerini toplamayı bile yabancılara teslim etmesi demekti.
Mısır, 1882’de İngiltere tarafından ele geçirildi.
1885’te Doğu Rumeli elden çıkarak, Bulgar Devleti ile birleşti.
1897’de Yunanistan ile imzalanan İstanbul Antlaşması ile Girit’e özerklik verilerek, yönetim de bir Yunan prense bırakıldı. Böylece Girit kaybedildi.
1909 yılında, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra Bulgaristan, bağımsızlığını ilan etti; Bosna-Hersek Avusturya,
Girit de Yunanistan tarafından işgal edildi.”
Tüm tarih kitaplarımızda gün gün, yıl yıl yazan bu tarihlerin, Osmanlı Devleti’nin en çok toprak yitirdiği dönem olduğu açıktır. Yıkımın iyice hızlandığı (15-20 yıl bile sürmeden de 1918 Mondros ve 1920’de Sevr ile tümden çöktüğü) dönemin bugün bile “başarıdönemi” biçiminde anlatılması tümüyle o dönemki halkın gözünde oluşturulmuş kanı (kanaat) kaynaklıdır.
“Abdülhamid-i Sani, (II. Abdülhamid) Kimliği ve Toprak Yitimleri Konusu” öğesine 2 yanıt
Şeker
Ahmet bey,
Burada amaç iktidarın hayali bir Osmanlı ülküsü yaratarak günümüzde yapılan haksızlıkları, rüşvetleri ve diğer yapılanları unutturmaya çalışmak veya buna kılıf bulmaktır.
II.Abdülhamid kötü bir padişah değildir elbette. Lakin yazınızda da belirttiğiniz gibi çöken bir devletin geri gelemeyeceği çok açıktır. Emperyalizmin kucağında borçları yüzünden topraklarına, şirketlerine, madenlerine, limanlarına hatta tarihi kalıntılarına bile el konulduğu halde bunlar olmamış gibi anlatarak yine yaptıkları emperyalizm uşaklığını gizlerler.
Sözde Osmanlının bu dönem ile toparlanıp borçlarını ödediğini, toprak kaybetmediğini, eğitiminin %70-80 civarlarına geldiğini vs. anlatarak İttihat Ve Terakkinin ve dolayısıyla Mustafa Kemal’in İngilizler ile işbirliği yapıp ülkeyi sattığını anlatıyorlar.
Türk tarihimiz sanmıyorum ki böyle yalancı, iki yüzlü ve sahtekar bir döneme daha rastlamamıştır. Elbette bunun suçlusu yapanlar değil buna çanak tutan halktır. Ne diyelim eden bulur.
Şeker için bir cevap yazın Cevabı iptal et