ÇAĞCIL KUŞATMA

ÇAĞCIL KUŞATMA

Bertrand Russell, 1930 yılında Mutlu Olma Sanatı’nı(*) kaleme aldığında, çağcıl insanın mutsuzluğunu “yanlış dünya görüşlerine ve yaşam alışkanlıklarına” bağlamıştı. Bugün bize baktığımızda, Russell’ın neredeyse yüz yıl önce tanı koyduğu “rekabet”, “yorgunluk” ve “kıskançlık” gibi unsurların, siyasetin gergin iklimiyle birleşerek dev bir toplumsal ruh çöküntüsüne dönüştüğünü görüyoruz.

Peki, neden bu denli mutsuzuz ve siyaset neden sürekli bu mutsuzluğu besleyen bir gerginlikten yarar umuyor?

Russell, kitabında iş adamlarının “yaşamda kalma savaşımı” dedikleri şeyin aslında bir “komşusunu geçme yarışı” olduğunu söyler. Ancak günümüz Türkiye’sinde bu tablo çok daha katmanlı.

Bir yanda ekonomik bunalımın yarattığı gerçek bir varoluşsal kaygı, öte yanda ise siyasetin eliyle yaratılan “biz ve onlar” kutuplaşması var. İnsanlar yalnızca ay sonunu getirmekle değil, bağlılık duydukları kimliğin “saldırı altında” olduğu yanılsamasıyla da savaşıyor.

Siyasetin gerginlikten beslenmesi tarih boyunca rastlanılan bir şeydir. Russell’ın söz ettiği kimlik tipleri, kendi güçlerini ancak başkaları üzerindeki egemenlikle kanıtlayabilirler.

Toplumun bir kesimini sürekli sinirli ve tetikte tutmak, ussal düşünceyi devre dışı bırakır. Öfke, bir afyon gibi kitleleri uyuştururken, insanların kendi bireysel mutlulukları üzerine düşünmelerini engeller.

Sürekli bir “dış düşman” ya da “iç hain” imgesiyle yaşamak, Russell’ın en büyük mutsuzluk kaynağı dediği “benmerkezcil içe dönüklüğü” toplumsal düzeye taşır.

Türkiye’de bugün geniş bir kesim, Russell’ın “yorgunluk” olarak tanımladığı zihinsel tükenmişliği yaşıyor. Her sabah yeni bir bunalımla, sert bir siyasal söylemle ya da hak çiğnenmesiyle uyanmak, sinir sistemini sürekli bir “savaş ya da kaç” gerginliğinde tutuyor.

Bu durum, eğitimli ve entelektüel insanda, Russell’ın “Byronvari mutsuzluk” dediği, her şeyin boş ve anlamsız olduğu duygusuna yol açıyor.

Doğal olarak; felsefe yapmanın lüks, mutlu olmanın ise neredeyse bir “suç” gibi algılandığı bir iklimde gençlerin “bu ülkede bir şey değişmez” diyerek içine kapanması ya da gitmek istemesi olağan bir durum.

Siyasal dilin hoyratlığı, bireyin yaşam kalitesini doğrudan etkiliyor. İnceliğin zayıflık, bağırmanın güç sayıldığı bir ortamda; Russell’ın mutluluğun anahtarı olarak sunduğu “yaşam sevinci” yerini kolektif bir kızgınlığa bırakıyor. İşte, trafikteki kavgadan komşuyla olan gerginliğe değin her şey, tepemizdeki bu gerginliğin küçük düzeydeki yansımalarıdır.

Russell bize şunu anımsatır: “Dış dünyayla etken etkileşim kurun.” Siyasetin bizi hapsetmek istediği o “öfkeli yankı odalarından” çıkmak, aslında en büyük direniştir. Mutsuzluk bir yazgı değil, çoğu zaman bize dayatılan yanlış bir dünya görüşüdür.

Türkiye’de insanların yeniden mutlu olabilmesi için:

•Siyasetin her anımızı ele geçirmesine izin vermeyen “verimli tekdüzeliğe” (kitap okumak, insanla, doğada zaman geçirmek, uğraşılar bulmak),

•Başkalarının neye sahip olduğuna değil, kendi gücümüze odaklanan bir “ilgi odağı değişimine”,

•Ve en önemlisi, korkuyla beslenen kaygı yerine, Russell’ın önerdiği gibi “en kötü olasılıkla yüzleşip onun evrencil önemsizliğini sorgulamaya” gereksinimi var.

Unutmamalıyız ki; gerginlikten beslenen yapılar, ancak biz mutsuz ve öfkeli olduğumuz sürece ayakta kalır. Mutluluğa ulaşmaya çabalamak; yalnızca bireysel bir kurtuluş değil, aynı zamanda bu gergin siyaset biçimine verilmiş en “ussal” ve en “insansal” yanıttır.

Bizi kuşatan bu yapay karanlığı dağıtabilecek tek güç, Russell’ın dediği gibi dış evren ile kuracağımız içten ve tutkun o bağdır…

CEM BAYINDIR / 2026, Mart

(*) Mutlu Olma Sanatı; Bertrand Russell, ilk basım 1930; Türkçesi 2014, Say Yayıncılık, Yunus Sağlamtürk 

Daha Azını Gör

Stylized portrait of Bertrand Russell smoking a pipe with text BERTRAND RUSSELL.

Yorum bırakın