MÜZEVVİRAT-I CÜHELA

Vakt-i zamanında, hem Engürü‘nün hem Dersaadet’in tozlu kütüphanelerinden yükselen mürekkep kokulu bir heybet, yedi düvelin ilmini tek bir gövdede cem eylemişti.

Bu Üstad-ı Azam, yani bizlerin hürmetle yâd ettiği müverrih, belinde tam yedi iklimin anahtarını taşırdı. Zira o; sadece ana dilini değil, İtalyan’ın aryasını, Alman’ın felsefesini, Rus’un hüznünü, Fransız’ın edasını, İngiliz’in vakarını ve Fars’ın kadim sırlarını kendi lisanlarında şerh eden bir Zât-ı Şahane idi.

Bendeniz dahi, talebeliğim zarfında, Mekteb-i Mülkiye-i Şahane’nin o mürekkep kokulu koridorlarında bu Zât-ı Şerif’i bizzat müşahade eyleme; o vakur adımlarının ve celalli kelâmının mülk-i irfanda yarattığı raksı teneffüs etme talihine erişmiş bir fâniyim.

Zamanenin en büyük imtihanı, mütecaviz cehaletin, insanlığı istîsalen kurutmasına mâni olmaktır.

Yedi lisanın ruhuna nüfuz etmiş bu dehâ, tarihin dehlizlerinde elinde fenerle gezerken, karşısına çıkan en korkunç canavar dünyadaki en tehlikeli, en habis iştigal sayılan “mütecaviz ve cüretkâr cehalet” idi.

Zira malûmdur ki, bir cahilin cesareti, aklıselim bir şahsın hayâl bile edemeyeceği bir uçurum kenarı raksıdır. Bilmediğini bilmeyen, lakin bildiğini sanan o nâdan takımı, bu mülkün en eski ve en bulaşıcı marazıdır. Lakin bu marazın en fenası “mütecaviz cehalet”tir.

Bu öyle bir fenalıktır ki; sadece sükût etmez, hakikate saldırır. Cemiyetin dimağını kurutan, beşeriyetin bin senede ördüğü irfan hırkasını bir çırpıda yırtıp atan bu mütecavizlik, beşeriyetin istikbaline vurulmuş en ağır prangadır.

Cehaletle cenk etmek, yedi başlı ejderha ile vuruşmaktan daha müşkildir; zira ejderha can alır, mütecaviz cehalet ise nev-i beşerî külliyen kurutur.

Tarihin her devrinde; neşrettiği tek bir varakası, mülk-i irfana kattığı tek bir nev-i şahsına münhasır cümlesi bulunmayan bir müellifsiz müderrisler taifesi türemiştir.

Bu zümre, ilmin bin senelik birikimini kenara itip, akıl almaz bir hod-binlik ile hakikatin karşısına dikilme cüretini kendinde bulur. Henüz meselenin elifbâsına dahi vakıf olmadan, en derin mevzularda ahkâm kesmeyi bir hüner, kaba bir velvele etmeyi ilmi ve beşerî bir duruş zannederler.

Ne zaman ki bu boşboğazlar zümresinden biri, ilmin o celalli ve vakur temsilcisine rast gelse, o meşhur tokat-ı ilmiye ile sarsılmaya mahkûmdur.

Ve dahi bu mütecaviz cehalet, o meşhur ve bayat slogana sığınıp da “efendim, benim fikrim hürdür!” dese de bilmezler ki; bilgiden azade olan fikir hür değil, sadece sahipsiz ve kıymetsiz bir hezeyandır.

Derken vakit su gibi akıp geçmiş ve ulu çınar Kütüphane-i Ebedî’ye intikal eylemiş ve maalesef bu muazzam kaybın haberleri duyulur duyulmaz memlekette birtakım velveleler yükselmişdi.

Bunlar; ömürleri boyunca tek bir lisan sökememiş, tek bir nev-i şahsına münhasır eser verememiş, lakin “feryad-ı bî-aman”ı hüner belleyen “Taife-i Süfeha” idi.

Bir cânibden ona hınç kusanlar, diğer cânibden o bayat sloganlara sığınanlar ve bir de ilmi düşman belleyen softalar…

Üç koldan, Üstad’ın ardından o meşhur nakaratı tutturmuşlardı: “Vay efendim, eşraf idi!”, “Vay efendim kavmiyetçi idi?”, “Vay efendim dine bigâneydi!” diye bühtan eyleyen o müzevvirat-ı cühela…

Bilakis, onların “eşraflık ya da diğer tenkitleri” hakikatte onun yedi lisan bilerek kazandığı o sarsılmaz vasıflar; onların “hor görme” dediği şey ise, Üstad’ın bu mütecaviz cehaletin karşısındaki o asil ikrahıdır.

Üstad ne bir zümrenin bendesi ne de yegâne bir fikrin esiri olmuş, yalnızca hakikatin ve vesikanın emrinde bir ömür sürmüştür. Kendi daracık dehlizlerinden cihanşümul bir dehâyı tartmaya kalkanlar, Üstad’ın tek bir hamişinin ilmi ağırlığı altında ezilmeye mahkûmdur.

İlim; kavmiyetçinin hıncına da, softanın dar kafasına da, sahte münevverlerin kof velvelesine de boyun eğmeyecek kadar mukaddes bir kaledir ve bu kale, o müstevli cahillerin saldırılarıyla asla sarsılmayacaktır.

Üstad terki diyar etmişdir lakin geride bıraktığı o muazzam mirasın gölgesinde, bu zevat ancak kendi gölgesiyle dövüşmeye mahkûm kalacak ve ne yaparlarsa yapsınlar; tarih; lisan ve hâl bilmeyenlerin masallarını değil, hakikati yedi dilde haykıran münevverlerin destanını yazacaktır.

Vesselam, bi-hakkın ilim ve irfan.

Üstad-ı Azam’ın aziz ruhuna rahmet, hatırasına ebedî hürmet ola…

CEM BAYINDIR / 14 MART 2026

Yorum bırakın