MODERN ZAMAN SÜRGÜNLERİ

Cem Bayındır

Yeryüzünde az rastlanacak bir tuhaflığın içinde yaşıyoruz. Bir yanda her sabah yeni bir “at oynatma” gündemine uyanan, adaletten spora, ekonomiden dış politikaya değin her sahayı kendi oyun parkına çeviren bir zümre ve öte yandaysa bu tiyatronun balkonundan, bilet paraları da ödettirilerek dramatik oyunlar izletilen, sahnede ne olup bittiğine ilişkin de hiçbir söz hakkı olmayan fahri yurttaşlar ya da “sessiz izleyiciler” yani bizler…

Annem emekli öğretmen, kendimi bildim bileli cumhuriyet değerlerine, ilkelerine, devlete, kurallara aşırı bağlıdır. Gerçi bizim ailemizde en keskin solcu, en demokrat adam bile devlet dedin mi kendine hemen çekidüzen verir. Annemin hemen her gün telefonda aynı uyarıyı yapması baysa da yapacak bir şey yok: “Aman çocuğum, bir şey yazma, bir yerde konuşma.”

Otuz beş yıl görev yapmış bir öğretmenin, “düşünce açıklamama” uyarısı aslında toplumsal olarak geldiğimiz noktanın en yalın, en can yakıcı özeti. Anayasal haklarımızın, düşünce özgürlüğümüzün ve yurttaşlık bilincimizin üzerine çekilen bu “anne şefkatiyle harmanlanmış korku perdesi”, aslında bizi “iç mülteci”ye dönüştürüyor.

Bertrand Russell, “korkuyu yenmek bilgeliğin başlangıcıdır” dese de şimdilik Jeanne d’Arc‘lığın lüzumu yok. Kaldı ki ben dünden razıyım, bir süredir kurduğum barikatlardan görmek istemediğim şeylerin -gündemde artık her ne varsa- girmesini zorlaştırmaya çalışıyorum. Duvarlarını da Jack London’ın Demir Ökçe’siyle, Aziz Nesin’in Zübük’üyle, John Steinbeck’in Bitmeyen Kavga’sıyla, Asaf Halet Çelebi’nin Om Mani Padme Hum’uyla ördüm.

Yıllar oldu, yerli kanal yok bende. Çok canım isterse Mezzo Tv izliyorum, beyin uyuşturmak için 24 saat klasik müzik yayını var.

Ama ne yaparsam yapayım; bu zümrenin yarattığı fırtına, benim kitaplığımın sessizliğine yine sızıyor, yine sızıyor, yine sızıyor. Jack London okurken geçen yüzyılın yabanıl kapitalizmine kızıp, bugünün ekonomi manşetlerinden kaçabileceğimi; Aziz Nesin’in gülmece evreninde yiterken, adaletin kantarının bozulmasını unutabileceğimi düşünsem de boş, ne büyük bir yanılgı!

Siz ne denli uzağa giderseniz gidin, ne denli kalın kitapların arkasına saklanırsanız saklanın, o “zümre” bir biçimde sinir uçlarınıza dokunmayı başarıyor. Bir sabah Twitter’da karşınıza çıkan bir “son dakika” haberi, bir iftar konuşması, bir belediye afişi, o özenle diktiğiniz huzur kulenizi yerle bir ediyor. Bakıyorsunuz ki, size giydirilmiş ve kaçmaya çalıştığınız o “kölelik sınıfı” duygusu, anayasal bir yurttaş olmanın hak ve özgürlüklerini çoktan yutmuş.

Medyayı haber kaynağı sanırken, bir illüzyon makinesine evrildiğini izliyoruz. Yasaların ve hukukun bize kâğıt üzerinde tanıdığı haklar, uygulamada “antika eşya” muamelesi görüyor; hepsinden gururla söz ediliyor, hatta tam karşımızda aha şu vitrinde duruyor ama dokunmamız yasak!

Her gün dayatılan bu bize uygun görülmüş dar alana “razı olma” zorunluluğu artık bizim yaşam biçimimize dönüştü. Şimdilik kendi kitaplığımızda, bir yandan memleketimizi, toplumu, ülkemizi düşünürken, öte yandan da annemizin o kaygıları altında bir günü daha bitirmenin hesabını yapmayı sürdürüyoruz.

Neyse, inşallah annem kızmaz, yahu kaldı ki, ben hukuk fakültesine girdiğim 1988 yılından beri hukukla yatıp kalkan birisiyim. Bu yazı da benim kendimi yerdiğim, bir öz eleştiri, bir kişisel durum değerlendirmesi olup yasaya, hukuka ve her türlü mevzuata uygundur; “hissedilenin” yazıya dökülmesidir.

Şundan emin olalım, “hissetmek”, daha hiçbir yasada suç sayılmıyor ama tabii şimdilik… Siz yine de tedbirli davranın anne-baba sözü dinleyin…

CEM BAYINDIR / 13 Mart 2026 

Yorum bırakın