EMPERYALİZM VE KARDEŞLİK

Orta Doğu’nun kanlı satrancında bugün yeni ve kapkaranlık bir perde daha açıldı.

“Büyük Orta Doğu Projesi”nin kurucuları ABD ve İsrail’in komşumuz İran’a yönelik başlattığı dizginsiz saldırılar, yalnızca sınır ötesindeki bir ülkeyi değil, tümden bir coğrafyayı onarılmaz bir yıkıma sürüklemeyi amaçlıyor.

Sınırımızın hemen ötesinde patlayan bombalar, emperyalizmin bu tarihsel coğrafyayı kendi doymak bilmez çıkarları doğrultusunda sömürgeleştirme çabasının en yabanıl biçimidir.

Bugün üstüne ölüm yağan bu topraklara bakarken, belleğimiz bizi 90 yıl öncesine, İkinci Dünya Savaşı öncesinde, bağımsızlık ateşiyle yanan 1934 yılının Ankara’sına götürüyor.

O günlerde, Türkiye ve İran, Batı emperyalizminin kıskacına karşı yan yana durmaya çalışan iki komşuydu. İran Şahı Rıza Pehlevi’nin Ankara ziyareti, diplomatik bir geziden çok daha anlam taşıyordu. Gazi Mustafa Kemal Atatürk de bu yakınlaşmayı sıradan bir protokolle değil, Cumhuriyetin aydınlanmacı ruhuyla ve sanatın evrensel gücüyle göstermek istemişti.

Adnan Saygun imzalı ve içeriğine Atatürk’ün de katkı verdiği ilk Türk operası “Özsoy”, işte bu tarihsel bilincin ürünüydü.

Konusunu Firdevsî’nin Şehnâme’sinden alan yapıt, mitolojik atalarımız olan iki kardeşi anlatıyordu:

Türklerin atası “Tur” (Kurt) ve İranlıların atası “İraç” (Aslan). İki kardeş yüzyıllar boyu karanlık güçler tarafından ayrı düşürülmüş, büyük yıkımlar yaşamıştı.

Operanın o görkemli sonunda, sahnede göremeyip “Tur ve İraç nerededir?” diye soran Feridun’a, ozan locadaki Atatürk’ü ve Şah’ı göstererek, “İşte Tur, işte İraç!” diye haykırdı. Bu destansı an karşısında Şah Rıza Pehlevi gözyaşlarına boğulmuş ve “Kardeşim” diyerek Atatürk’e sarılmıştı.

Ancak zaman, o locada yan yana oturan iki liderin ülkeleri için çok ayrı aktı. Atatürk; entelektüel birikimi, evrensel kültürü ve akla dayalı yaşama inanmasıyla, tüm saldırılara karşın dimdik ayakta kalacak laik bir Cumhuriyet kurdu. Şah Rıza Pehlevi ise devrimleri halka mal edemedi; tek adamlığa ve baskıya dayalı sistemi sürdürdü, sonunda da ülkeyi mollaların eline teslim etti.

Evet, bugün gerçeğin gözünün içine bakmaktan çekinmemeliyiz. Dışarıdan gelen ağır bir saldırı altında olan İran’da; özellikle kadınların temel haklarını tanımayan, özgürlük istemlerine darağaçları kuran, aydınlanma karşıtı bir yönetim var.

Yine, yakın tarihimizde, Türkiye’de aydınlarımızın, yazarlarımızın kanlı cinayetlere kurban gitmesinde bu rejimin izleri olduğu ileri sürüldü, yıllar içinde Türkiye’ye yönelik karşıt tutumlarına tanıklık da ettik.

Ama bugün, yerkürenin en büyük kan emicileri ve zorbaları İran’ın kapısını kırmışken, bu haklı yergilerin arkasına sığınıp emperyalist kıyıma sessiz kalamayız!

İran, cetvelle çizilmiş devletlerden değil; binlerce yıllık geçmişiyle, Hafız’dan Hayyam’a uzanan o eşsiz kültürel köprüyle bağlı olduğumuz büyük bir uygarlıktır.

Farsça ile Türkçenin sözcükleri arasında yüzyıllardır dolaşan o derin akrabalık, bugün üstüne bomba yağan dirençli İran halkıyla bizim görünmez bağımızdır. Bugün kopan her çığlık, bizim ortak belleğimize, Tur ve İraç’ın o günkü gözyaşlarına ve doğrudan insanlığımıza düşmektedir.

İçinde bulunduğumuz bu keskin tarihsel dönemeçte, emperyalizmin kanlı namlusu komşumuza çevrilmişken eylemsiz kalamayız. Yüksek sesle “Bu saldırı meşru değildir” diyebilmek, tam bağımsız her devletin en doğal en yasal en onurlu tutumudur.

Ülkemiz topraklarında bulunan, İncirlik’ten Kürecik’e tüm yabancı üsler hemen ve koşulsuz kapatılmalıdır!

Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetin en büyük amaçlarından biri de komşularının hukukunu korumaktır.

“Türkiye’nin baş davası, bütün mazlum milletlerin davasıdır” diyen kurucu felsefe; bugün İran halkının yanında, emperyalist barbarlığın tam karşısında durmayı gerektirir.

Bu duruş, günlük bir dış politika adımı değil; Tur ve İraç’ı yeniden buluşturan o büyük aydınlanma ateşine ve Cumhuriyet’in onuruna sahip çıkmanın tek yoludur…

Cem BAYINDIR

Şubat 2026

Yorum bırakın