ÇIKMAZ BİR YOL: AF

Türkiye’de ceza adaletine ilişkin tartışmalar “hukuksallığın” dışına çıktığı gibi giderek de sertleşmekte. Benim okuduğum dönemde 6 olan hukuk fakültesi sayısı şimdi iki yüzlere yaklaştı ama insanların hukuk ve adalete susuzluğu dinmediği gibi daha da arttı.

Geçtiğimiz günlerde elli bin hükümlünün bir gecede aramıza karıştığını haber kanallarında izledik. Hatta cinayet, yağma gibi suçlardan yatan bir hükümlünün tahliye sonrası “nerede kalmıştık” paylaşımı çok dikkat çekiciydi.

Sağduyulu bireylerin, “ceza tesis edilen” dosyaların bir süre sonra farklı infaz hesapları, denetimli serbestlik genişlemeleri, hükmün açıklanmasının geri bırakılması, iyi hal indirimleri ve peş peşe çıkarılan düzenlemelerle fiilen “cezasızlığa” evrildiğini görmemesi olası değil.

Bir süre sonra da, bu kez de toplumun aklına, her korkunç olayda ilk önce ağırlaştırılmış yaptırım isteği geliyor; idam tartışmasının da her seferinde aynı yerden alevlenmesinin nedeninin de bu “aflar” olduğunu görmemiz gerekiyor.

Görüyoruz ki, cezayı ağırlaştırmak, tek başına adalet üretmiyor. Adaleti üreten şey; suçun aydınlatılması, yargılamanın hakkaniyete uygun yürütülmesi, savunmanın bağımsızlığı, yargısal denetimin etkinliği ve infaz rejiminin öngörülebilirliğidir.

Tam da bu nedenle kamuoyunda sürekli olarak, “Yargı Paketi” diye anılan torba yasalara bu günlerde bir yenisi daha eklenince, artık burada konu; yalnızca “kaç kişi tahliye olacak” sorusuyla değil, hukuk devleti ilkesini nasıl etkilediğiyle de tartışılmalıdır.

Paketteki avukatlık disiplin maddelerindeki değişiklik; savunmayı disiplin tehdidiyle kuşatan, bazı alanlarda yargı kararını devreden çıkaran ve infaz rejimini daha da karmaşıklaştıran bir çerçeve çiziyor. Çünkü sorun, tekil düzenlemeler değil; parçalı müdahalelerle “geçici rahatlama” üretip kalıcı adalet duygusunu aşındıran bir yönetim tarzı.

Paketin en çarpıcı yönlerinden biri, banka ve ödeme kuruluşlarına yargısal bir karar olmaksızın hesaplara erişimi sınırlandırmaya yakın sonuçlar doğurabilecek yetkilerin tanınmasıdır. Bu düzenleme, mülkiyet hakkına ağır bir müdahale alanı yaratmakla kalmıyor; özel hukuk tüzel kişilerini fiilen “tedbir uygulayan” sorumsuz denetim araçlarına dönüştürerek hukuk devleti mantığını da ters yüz ediyor.

Bir de, bu tür müdahalelere karşı başvuru yolunun bağımsız yargısal denetimden uzaklaşması, etkili başvuru hakkı bakımından ayrı bir sorundur. Soruşturmanın tarafı konumundaki makamların denetim mercii haline gelmesi, vatandaşın “tarafsız denetim” beklentisini boşa düşürür. Bu noktada sorun, yalnızca teknik bir yetki devri değil; anayasal güvencelerin uygulamada askıya alınması tehlikesidir.

Tartışmalı bir diğer başlık, hakaret suçuna ilişkin usûl rejiminin kamu görevlileri bakımından ayrıştırılmasıdır. Kamu gücü kullanan kişilerin eleştiriye daha açık olması gerektiği, hem anayasal hem uluslararası standartların yerleşik bir yaklaşımıdır. Ama paketle kamu görevlisini “görevinden dolayı” hedef alan ifadelerin daha ağır bir usûle bağlı tutulması, ifade özgürlüğü ve eşitlik ilkeleri açısından gerilim yaratacaktır.

Mağdurun statüsüne göre daha ağır bir ceza muhakemesi rejimi, kamu gücünün eleştiriden korunması gibi algılanabilir. Yargıya güvenin aşındığı bir ortamda, eleştiri ve itiraz kanallarını daraltan her adım, toplumsal tansiyonu düşürmek yerine artırır.

Paketin istinaf mahkemelerine ilişkin düzenlemeleri de hak arama özgürlüğü bakımından önemlidir. İstinafın bozma yetkisinin genişletilmesi, ilk derece yargılamasının yeniden yapılmasını gerektiren durumlarda dosyanın iade edilmesi pratiklerini “kural” haline getirebilir. Bu ise yargılamayı uzatır, mahkemeye erişim hakkı ve makul sürede yargılanma bakımından yeni sorunlar üretir.

İstinafın, bir tür “bölgesel Yargıtay” sayılması; bozma kararlarına karşı direnme olanağının olmaması ve hukuk birliği bakımından doğacak belirsizlikler, uzun vadede hem öngörülebilirliği hem de hukuki güvenliği zedeler.

Şimdi gelelim af konusunda, toplumun en merak ettiği sorusu her şu:

“Bu kadar ağır suçlardan hüküm giyen suçlular neden kısa sürede çıkıyorlar?”

Yanıt; çoğu zaman tek bir af kanununda değil; yıllardır sürdürülen böyle parçalı infaz değişikliklerinde yatıyor. 11. Yargı Paketi de açıkça “af” demeden, denetimli serbestlik ve koşullu salıverme rejimlerini genişleterek cezaevi nüfusunu azaltmayı hedefleyen bir çizgi izliyor.

Cezaevlerindeki kapasite aşımı ve aşırı doluluk verileri, siyasal güçlerin “yönetsel çözüm” arayışını anlaşılır kılabilir. Ancak sorun, yalnızca kalabalık değildir: infaz koşulları, sağlık ve iyileştirme işleyişleri, eğitim ve yeniden topluma kazandırma hedefleri bütünlüklü ele alınmadıkça nüfus azaltmaya dönük her girişim, kısa süreli bir rahatlamadan başka bir sonuç doğurmaz.

Dahası, denetimli serbestlik ve koşullu salıverme şartlarının sık aralıklarla değişmesi, “cezanın ne olduğu” sorusunu belirsizleştirir. Bu belirsizlik yalnızca hükümlüyü değil; mağduru ve toplumu da etkiler. İnsanlar, cezanın ne zaman ve nasıl biteceğini öngöremedikçe, ceza adaletine güven zayıflar; caydırıcılık ve adalet duygusu aşınır.

Bugün Türkiye’de ceza politikasının temel sorunu, tutarlılık ve öngörülebilirlik yitimidir. Bir yandan “en ağır cezalar” söylemi kuruluyor; öte yandan iyi hal, takdiri indirim, HAGB gibi kurumlar, infaz rejimindeki genişlemelerle birleşince uygulamada çok tuhaf sonuçlar ortaya çıkıyor. Bu ikilik; en korkunç suçlar karşısında bile adaletin tecelli etmediği duygusunu besliyor.

Gerçek bir “yargı reformu”nda, torba yasalarla parça parça değişiklik yapmak yerine mülkiyet hakkı ve kişi özgürlüğü gibi alanlarda, yargı kararı olmaksızın tedbir benzeri sonuçlar doğuran yetkiler, istisna olmaktan çıkarılmamalı, olağan” biçime getirilmemelidir. Etkili başvuru ve tarafsız denetim, kâğıt üzerinde değil uygulamada işletilmelidir.

Ayrıca infaz rejiminin açıklığı ve istikrarı: Cezaevi nüfusunu azaltmaya dönük her düzenleme, “af” kelimesini saklayarak değil; açık gerekçeler, ölçülülük ve uzun vadeli bir politika ile tartışılmalıdır. İnfaz, yalnızca süre kısaltma aracı değil; insan onuruna uygun koşullar, ıslah ve yeniden topluma kazandırma hedefleriyle birlikte ele alınmalıdır.

Özetle; bu yargı paketi, “daha hızlı çözüm” savıyla, daha büyük belirsizlikler üretiyor. Savunmayı zayıflatan, denetimi daraltan ve infazı daha da öngörülemez kılan her hamle, kısa vadede bir istatistik rahatlaması sağlasa bile, uzun vadede toplumsal adalet duygusunu aşındırır ve yıkar.

Hukuk devleti, ancak ilkeleri güçlendirdiğimizde soluk alır; af etkisi yaratan düzenlemelerle değil. Bu da, her yurttaşın adaletten beklediği mutlak bir güvencedir.

Cem Bayindir / Aralık-2025

Yorum bırakın