OSURUK AĞACI

OSURUK AĞACI

Keban’da çocukluğumun geçtiği bahçelerde, yollarda, sokaklarda bir ağaç türü vardı ki, bizde kimse onu “cennet ağacı” falan diye bilmez; kırmak, yok etmek için elinden geleni yapar, dedem gibi sinirliler ise ana avrat söverlerdi.

Batı-Doğu anlayış ayrımından olsa gerek batılıların “cennet ağacı” ya da “tanrıların ağacı” dedikleri ağaç bizim düpedüz “osuruk ağacı”ydı. Bilimsel adıyla Simaroubaceae familyasından Ailanthus altissima.

Almanca’da da Götterbaum, yani “tanrıların ağacı” diye geçen, İngilizce’de Tree of Heaven diye anılan, Çin’de Chouchun denilen bu tür; dış güçlerin meşhur ağacı, bizim Keban’da kimsenin yüzüne bakmadığı, hatta biraz da aşağıladığı bir ağaçtı.

İşin komiği, yukarıda da yazdığım gibi; dünyada saygıdeğer sıfatlarla anılan bu ağaç, bizde burnumuzun direğini sızlatan affedersiniz osuruğu andıran kokusuyla belleğimize kazınmıştır. Çocukken bir dalını kopardığımızda, yaprağını ezdiğimizde öyle bir koku yayılırdı ki, kimi zaman osuruğun bile buna yeğlenebileceğini düşünmeden edemezdik.

Biz Keban’ın dağında o çocuk aklımızla bir bilimsel sınıflandırma yapma yetkinliğinden uzak olduğumuzdan, en kestirme yolu seçip ad vermiştik: “Osuruk ağacı.” Kaldı ki Türkler gibi yaratıcı ad bulan başka bir ulus da tanımam… Bütün botanik literatür, Latince isimler, Çincedeki Chouchun falan bizim verdiğimiz adın yanına bile yaklaşamazdı.

Aslında Batıda ve Uzak Doğu’da bu adlandırmaların pek çoğunun temelinde, ağacın inanılmaz hızla büyümesi yatıyor. Gökyüzüne doğru coşan, yıl demeden boy atan, ucunu, yanını, yaprağını diksen bile yeşeren, hiçbir hayvanın da yaprağını yemediği bir tür bu.

Bundan yalnızca 150 yıl önce Amerika, Avrupa ve Anadolu’ya getirilen Çin orijinli bu ağaca Çinlilerden bir Allah’ın kulunun çıkıp da “Bakın muhterem cemaat bu ağaç fena istilacı, dikkat edin” demediğinden, yeşil sevdası, ağaç merakı, kulağa hoş gelen sözler yok gökyüzü ağacı, yok cennet ağacı, yok tanrı ağacı gibi hamasi laflara kandığımızdan bu bitki, memleketin her köşesini işgal eden bir canavara dönüştü…

Şimdi düşünüyorum ben de ilk kez ağaç işiyle uğraşan biri olsam; bahçemi hızlıca yeşillendirmek istesem, gittiğim ilk fidanlıkta; bir yanda 30 senede 2 metreyi zor bulan yavaş büyüyen meşeler, çınarlar; öte yanda etiketinde “tree of heaven” yazan, “çok çok hızlı büyüyen, 3 senede 10 metreyi bulan” diye pazarlanan gizemli bir ağaç satıldığını görsem; bundan başka bir şey kesinlikle almazmışım.

Bize bu ağacı bela edenlerin, cumhuriyetin ilanından daha önce, 1921’de Ankara’daki tren garı inşaatı döneminde Fransızlar olduğu söylenir.

Keban’a ise Karadenizli bir ziraat teknisyeninin 1950’lerin başında, önce Palu Çarşı Mahallesinde birkaç bahçeye, sonra da Kallar mahallesindeki dedemin bahçesine iki tane diktiği bu ağaç şu anda Keban’da tam bir ekosistem sorunu oldu…

Ailanthus altissima denilen meret, 19. yy ortalarında ABD’ye girince; ve ilk Philadelphia’da bahçeler için gölge ağacı diye kullanılmaya başlanınca yaşanan sevinç ve kimsenin aklında “istilacı tür” diye bir kavram olmadığı için yeşillik merakı; hatta ABD Tarım Bakanlığı’nın bile bu ağacın dağıtımını teşvik edici uygulamaları sonunda birkaç yıl sonra yarattığı ekolojik problem, öteki ağaçların büyümesini engellemesi ile Amerikan doğal ekosistemi büyük zarar görüyor ve bugün bile bu ağaç Yankiler için tarımsal sorun olmayı sürdürüyor.

Bir de, bu osuruk ağacının uzaması gökyüzüne doğru olduğu gibi toprağın altına doğru da aynı saldırganlıkla ilerlediğinden her yere bu kök sistemi öyle geniş ve derin yayılıyor ki, bir damla su bile istemeden, hatta kesildikçe köklerinden yeni sürgünler vererek; bir yerlerden kat kat daha çok hortluyor.

Kendi doğal coğrafyasında, ekosistemin tanıdığı, uyumlu olması ve eko-dengeyi bozmamasına karşın başka coğrafyalarda saldırgan ve öldürücü bir kimliğe bürünen bu ağacı ben Belgrad’da, Saraybosna’da, Tiran’da, Budapeşte’de, Varna’da, Paris’te, Köln’de, Brüksel’de, Amsterdam’da, Palermo’da, Napoli’de kısaca Avrupa’nın her yerinde gördüm.

Betonların, kaldırımların arasından, ağaç kovuğundan, duvar içinden, bulduğu en ufak çatlaktan başını çıkartıp hızla büyüyen, tarihi bir duvarın dibinde, bir binanın temelinde, çatlamış asfaltta birdenbire beliren bir ağaçtan söz ediyoruz.

İlk kesildiğinde çok yumuşak olan ve kolayca kırılan bu ağaç, kuruduğunda bir çelik halini alır ve testerenin bile zorlanacağı bir biçime dönüşür. Biz; -elle bile kolayca kırıldığından- çocukken bundan ok, sapan gibi şeyleri kolaylıkla yapardık.

Turgut Uyar, çocukluğunun geçtiği Edirnekapı tepelerinde bol bulunduğunu yazarken Can Yücel’in dizelerinde de bu ağaçtan söz edilir:

“bir osuruk ağacıyım ben

yellendikçe şiirler açan”

Şimdilerde bahçemizden kökünü kurutmak, kökten çözüm için bin bir inceleme yaptığım başıma bela olan bu ağaca verdiğimiz ad bizim kimliğimizin de göstergesi olabilir mi diye de düşünmüyor değilim. Batılılar ona “tanrıların ağacı” deyip göğe bakıyor, bizse ona “osuruk ağacı” deyip istilasından kurtulmaya çalışıyoruz.

Ama o, inatçı kökleriyle toprağı kavrıyor, sinsice yayılıyor, besleniyor, soluk alıyor, kentlerle, çocuklarla, ozanlarla, yazarlarla, yollarla, otoyollarla, dağlarla, tarihsel yapıtlarla yıllara yayılan bir bağ bir ilişki kuruyor…

CEM BAYINDIR / 2025

Yorum bırakın