FANON

FRANTZ FANON

FRANTZ FANON ÜZERİNE

Fransa’ya bağlı olduğu dönem Karayipler’de 20 Temmuz 1925 tarihinde doğan Frantz Fanon 6 Aralık 1961’de 36 yaşında Washington’da öldü.

Kısa yaşamına karşın ürettiği kitap ve yazılar, yalnızca sömürgecilik karşıtı düşüncenin değil, yazının, ruhbilimin, siyaset felsefesinin de temel başvuru kaynaklarına dönüşmüştür. Bugün “Sömürgecilik sonrası kuram” ya da “sömürgesizleştirme kuramı” dendiğinde akla Fanon gelir.

Fanon’u özgün kılan, yaşamıyla düşüncesinin at başı gitmesidir. İkinci Dünya Savaşı’nda, henüz genç bir Martinikli olarak Nazi işgaline karşı “Özgür Fransa” güçlerine katılır; savaş sonrası Fransa’da tıp eğitimi alır, Lyon’da psikiyatri uzmanı olur.

Ardından, 1953’te, o dönem Fransız toprağı sayılan Cezayir’de Blida-Joinville Akıl Hastanesi’nin başhekimliğine getirilir. Burada çalışırken, bir yandan sömürgeci baskının hem sömürgeciyi hem sömürüleni nasıl hasta ettiğini yakından gözlemler, diğer yandan Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi’ne (FLN) katılarak elden bağımsızlık kavgasının içine girer.

Fanon’un Cezayir’deki deneyimi, onu benzersiz bir konuma yerleştirir. Hem Fransız ordusunda görev yapmış, Fransız kurumlarında yetişmiş hem Cezayirli direnişçilerin yanında, doğrudan sömürgeciliğe karşı savaşmıştır.

Blida-Joinville’de işkenceye uğrayan Cezayirlilerin de işkence yapan Fransız askerlerinin de ruhsal çöküşüne tanıklık eder. Sömürgeci şiddetin yalnızca bedenleri değil, aklı da parçaladığını, her iki yanın da insanlıktan uzaklaştırdığını bu ortamda kavrar.

Bu nedenle Fanon’da psikiyatri dar anlamda klinik bir uzmanlık değildir; tam tersine, sömürge düzeninin ürettiği deliliği tanılamanın bir aracıdır.

Kolonileştirilmiş insanın, aşağılanma, dışlanma, değersizleştirilme deneyimleri üzerinden nasıl bir kişilik bölünmesi yaşadığını, kendinden nefret edecek aşamaya geldiğini, beyazlara benzeyerek insan sayılmaya çalıştığını çözümlemeye çalışır. Bu, onun ilk büyük kitabının ilk adımlarıdır.

1952 tarihli “Siyah Deri, Beyaz Maskeler” (Peau noire, masques blancs), Fanon’un hem kişisel deneyimini hem de siyahların beyaz egemen toplumlarda uğradığı ırkçılığı psikanalitik bir kavrayışla ele alan çalışmasıdır.

Kitapta Fanon, siyah insanın beyaz dünyada yaşadığı “aşağı ırk” olarak görülme biçiminin, yalnızca dışsal bir ayrımcılık değil, içselleştirilmiş bir aşağılık duygusu yarattığını, bunun da kişiliği ikiye böldüğünü gösterir.

Fanon’a göre sömürgecilik, yalnızca toprakların, madenlerin, emeğin yağması değildir; aynı zamanda dilin, imgenin, düşün, benlik duygusunun da ele geçirmesidir.

Siyahın kendini beyaz bakışının aynasında görmesi, özgürleşmenin önündeki en büyük engeldir. Bu nedenle siyahın kurtuluşu, yalnızca hukuksal ya da siyasal bir eşitlik sorunu değil, aynı zamanda psikolojik bir sömürgesizleştirme, yani ruhun sömürgesizleşmesi sorunudur.

“Yeryüzünün Lanetlileri”

Fanon’un en çok tartışılan ve en çok okunan yapıtı kuşkusuz 1961 tarihli “Yeryüzünün Lanetlileri”dir (Les Damnés de la Terre).

Çocukluğumda bizim de kitaplığımızda bulunan ve bugün de sakladığım bu küçük boyutlu kitap, Cezayir Savaşı’nın en kanlı döneminde kaleme alınmış, sömürgecilik karşıtı savaşımın hem kuramsal bildirisi hem de siyasal bırakıtı olarak okunmuştur.

Fanon burada, kolonyal şiddetin birey ve toplum üzerindeki yıkıcı etkilerini psikanalitik bir dille çözümlerken, aynı zamanda ulusal kurtuluş savaşımının tutumunu tartışır.

Kitabın en çok konuşulan yönü, Fanon’un “şiddet”e ilişkin değerlendirmeleridir. Fanon, sömürgeciliğin temelinde şiddet olduğunu söyler: Sömürgeciler, yerli halkı insanlıktan çıkarmak için toplu cezalandırmaya, işkenceye, aşağılamaya, ekonomik yıkıma başvururlar. Bu sistem, kolonyal düzenin “normal” işleyişidir.

Böyle bir düzende, sömürülenler için şiddetsiz bir çıkış yolu olağan değildir. Fanon’a göre ulusal kurtuluş kavgasında sömürge halkının şiddeti, yalnızca siyasal bir araç değil, aynı zamanda bir özneleşme sürecidir:

Korkuyu yenmenin, aşağılanmış kimliği tersine çevirmenin, yitirilmiş onuru geri kazanmanın yoludur.

Tam da bu nedenle Fanon, yüzyıllar boyunca ezilmiş, aşağılanmış halkların “lanetliliğini” tersine çevirir; “yeryüzünün lanetlileri”nin artık tarih sahnesine çıkması gerektiğini savunur. Avrupa merkezli bir uygarlık düşüncesinin çöktüğünü, insanlığın başka bir ufka, başka bir evrensellik anlayışına gereksinim duyduğunu ileri sürer. Bu yeni ufkun taşıyıcısı da sömürge halklarının özgürlük savaşımıdır.

Fanon, klasik Marksist düşüncenin ötesine geçen bir sınıf çözümlemesi yapar. Ona göre sömürge toplumlarında “proleterya” çoğu zaman çok dardır; kentli işçi sınıfı, sömürgeci ekonomiye görece tümleşmiş olduğu için daha ölçülü ve uzlaşmacıdır.

Oysa gerçek patlayıcı güç, kırdaki yoksul köylülerde ve kentlerin alt mahallelerinde yaşayan işsiz, yersiz yurtsuz yığınlardadır; Fanon, bunları “lümpen proleterya” olarak değil, potansiyel devrim öznesi olarak görür.

“Yeryüzünün Lanetlileri”, bu bakımdan Üçüncü Dünya devrimlerinin kuramsal kitabı biçimine gelir; Afrika’daki ulusal kurtuluş hareketlerini, Latin Amerika gerilla hareketlerini, ABD’deki Kara Panterler gibi örgütleri derinden etkiler.

Ancak Fanon duygularına pek yenilmez çünkü ulusal kurtuluşun, yeni bir kentsoyluluğun iktidarı ele geçirip eski sömürgecilere benzemeye çalışma tehlikesiyle sonuçlanabileceği uyarısını da erkenden yapar. Ona göre sömürge sonrası dönemin en büyük tehlikesi, “ulusal kentsoyluluk”un halktan kopuk, rantçı, aracılıkçı bir sınıf olarak ortaya çıkmasıdır.

Eğer siyasal iktidar, yalnızca eski sömürgecinin yerini alan yeni bir elitin eline geçerse, halkın yoksulluğu, dışlanmışlığı, değersizleştirilmişliği süregider. Fanon, bu nedenle, gerçek kurtuluşun ancak bayrak değişimi değil, derin bir toplumsal dönüşüm olduğunu savunur.

Frantz Fanon yazdıklarını sürgünde, gizlenerek, çoğu zaman sağlık durumu giderek kötüleşirken kaleme alır. “Yeryüzünün Lanetlileri”ni tamamladığında, lösemi artık bedenini ele geçirmiştir. 1961’de, kitabı yayımlandıktan kısa süre sonra ABD’de bir hastanede ölür; ölüsü gizlice Cezayir’e götürülür ve orada toprağa verilir.

Bu özgeçmiş ayrıntısı, Fanon’un düşüncesinin tonunu da belirler. Onun için kuram, canlı bir savaşım aracıdır; tümceleri, Cezayir dağlarında savaşan gerillalara, sabah akşam denetim noktasından geçirilen köylülere, işkence gören öğrencilere seslenir.

Yazısının sertliği, zaman zaman aşırı bulunan şiddet vurgusu, tam da bu ölüm kalım bağlamının ürünüdür. Fanon’da soyut bir ahlakçılıktan çok, somut baskı koşullarında özgürlüğün diyalektiğini kavrama çabası vardır.

Fanon’un kitapları, ölümünden sonra da uzun süre tartışılmıştır. 1960’ların ve 70’lerin anti-emperyalist dalgasında, Vietnam’dan Güney Afrika’ya, Latin Amerika’dan Filistin’e kadar pek çok coğrafyada onun “lanetliler”e seslenen dili yankılanır.

Günümüzde de Fanon, yalnızca sömürge tarihini anlamak için değil, güncel ırkçılık biçimlerini, ayrımcılığı, Müslüman toplum karşıtlığını, göçmen düşmanlığını, polis şiddetini, ele geçirme ve kuşatma politikalarını da çözümlemek için başvurulan bir kaynaktır.

Örneğin bugün Filistin’de yaşananlara bakan pek çok düşünür, Fanon’un sömürgeci şiddet, yerleşimci kolonyalizm ve psikolojik yıkım üzerine yazdıklarının şimdi de ne kadar güncel olduğunu vurgulamaktadır.

Cezayir’de, Güney Afrika’da, Karayipler’de anlatılan acılar, Gazze’de, ele geçirilmiş Batı Şeria’da, hatta Avrupa’nın gettolarında, Türkiye’deki mülteci kamplarında başka biçimler altında yeniden sahneleniyor. Fanon’un “lanetliler” dedikleri, bugün de dünyanın dört bir yanında varlığını sürdürüyor.

Bizim coğrafyamızdan bakıldığında da Fanon’un özellikle üç alanda ufuk açıcı olduğu söylenebilir:

Birincisi, etnik, dini, mezhepsel ayrımcılığın, yalnızca siyasal temsil ve hukuk düzeyinde değil, gündelik yaşamdaki aşağılama, değersizleştirme uygulamaları üzerinden nasıl içselleştirildiğini anlamak için Fanon’un “siyah deri, beyaz maskeler”i çözümlemeli önemli ipuçları sunar.

İkincisi, “ulusal kentsoyluluk” eleştirisi, sömürge olmasa bile bağımlı ekonomilerde güç bloklarının nasıl dar bir çıkar çevresine dönüştüğünü, kamu kaynaklarının nasıl yağmalandığını kavramak açısından günceldir.

Üçüncüsü, şiddet sorunuyla ilintili tartışmalar, devletin ve iktidarın uyguladığı yapısal şiddet ile toplumsal direniş biçimleri arasındaki karmaşık ilişkiyi düşünmek için bugün de kışkırtıcıdır.

Bugün Fanon’u yeniden okurken, onu ne yalnızca bir “şiddet teorisyeni”ne indirgemek ne de romantik bir devrim yüceliğine yükseltmek doğru olur. Fanon’un yazdıkları, çelişkileriyle, aşırılıklarıyla, eksikleriyle, kendi döneminin tarihsel bağlamına sıkı sıkıya bağlıdır.

Örneğin kadınların özgürleşmesi, erkek egemen yapılar, cinsellik gibi konularda yazdıkları, bugün feminist kuramın süzgecinden geçirildiğinde önemli eksiklikler barındırır. Bazı yerlerde köylülüğü fazla idealize ettiği, kentli işçi sınıfını küçümsediği yergilerine uğrar. Yine de bütün bu yergiler, onun yazdıklarının gücünü azaltmaktan çok, tartışmayı zenginleştirir.

Fanon’u “klasik” kılan şey, tam da bu bitmeyen tartışmalardır. O, bize hazır reçeteler sunmaz; tersine, sömürgecilik ve ırkçılık deneyimini, insan ruhunun en kırılgan, en çıplak görüntüsüyle yüzleştirir. Psikiyatri koltuğundan yazdığı notlar, bir bakıma insanlığın kolonyal çağda geçirdiği ağır travmanın klinik dosyasıdır.

Bu dosyayı kapatmak güç; çünkü sömürgeciliğin, biçim değiştirmiş olsa da kapitalist dünya düzeninde ayrı adlar altında yaşamayı sürdürdüğünü görüyoruz.

Bugün Frantz Fanon’u okumak, yalnızca geçmişteki sömürge iktidarlarını ortaya çıkarmak değil; kendi toplumumuza, kendi yaşamımıza, kendi ön yargılarımıza kabullerimize de Fanon’un o keskin bakışıyla bakmayı denemektir.

Hangi dilin içinde konuşuyoruz? Hangi bakışın aynasında kendimizi görüyoruz? Kimi “lanetli”, kimi “gerçek insan” sayıyoruz?

Belki de Fanon’un en sarsıcı çağrısı, tam burada gizli:

“İnsan”ı, Avrupa-merkezli kalıpların ötesinde, gerçek anlamda evrensel bir özgürleşme ufkuyla yeniden tanımlamak.

Yeryüzünün lanetlileri için mi, yoksa yeryüzünün ayrıcalıklı azınlıkları için mi siyaset yaptığımız sorgulamasını yapmadıkça, Fanon’un sözleri güncelliğini sürdürecek gibi görünüyor…

CEM BAYINDIR / ARALIK 2025

Yorum bırakın