BİR ESKİ HÂTIRA

“BİR ESKİ HÂTIRA

Falih Rıfkı ATAY

Gazeteye geldiğim vakit, Anadolu’nun birdenbire kapandığını söylediler. İstanbul ve Türkiye’nin işgal altındaki şehir ve köyleri ile memleketin öbür kısmı arasında hiçbir temas yapmaya imkân yoktu. Aradan 25 yıl geçti. O sabahki heyecanın şimdi bile gönlümde ürperdiğini duyuyorum…

– Acaba Yunanlılar mı taarruza geçtiler?

– Belki de bizimkiler…

Tarihte hiçbir perde, bu kadar ağır bir kader sırrı üstüne inmemiştir. Ne Rumca ve Ermenice gazetelerde, ne İngiliz veya Fransız ağzı konuşanların sözlerinde merak giderici bir yayıntı bile yoktu.

– Canım biz taarruz edebilir miyiz? Daha geçenlerde Fethi Bey mütareke aramak için Londra’ya gitti. Ummam ki böyle bir delilik yapalım.

– İhtimal ne cepheyi ne de cephe gerisini tutamaz hale geldikleri için bir son çare aramışlardır.

Hepimiz Mustafa Kemal’in askerlik dehasına inanırdık. Onun her şeyi var’a olduğu kadar yok’a da çevirecek bir zar atmayacağını biliyorduk.

Fakat nasıl haber almalı idi?

***********

Bütün günümüz adeta merak sancısı içinde geçti. Yalnız yemekten değil, düşünmekten de kesilmiştik.

Zırhlıları ile tümenleri ve alayları ile Birinci Dünya Harbi düşmanlarının zaferi İstanbul’un sularında ve sokaklarında idi.

Bir tek ümit, bir avuç askerde ve Mustafa Kemal denen bir isimdedir. Kapkara perdenin arkasında yalnız onların yaklaşıp uzaklaşan hayaletlerini sezinliyoruz.

Nihayet Rumca gazetelerde ilk rivayetler söktü. Biz taarruza geçmiştik ve başımızı Yunan Ordusu’nun çelik kayasına boş yere çarpıp duruyorduk.

Türk Ordusu’nun bu taarruz savaşına giremeyeceği fikri bizim neslimizin değişmez hakikatlerinden biriydi. Ordumuzun kahramanlığına bel bağlardık. Fakat onun ancak dayanma mucizeleri verebileceğini sanırdık.

Rumca gazetelerin haberiyle, merakımız biraz azalsa bile, kaygımız hâlâ ateş gibi yanıyordu.

Bu ertesi gün de böyle sürdü. Saat geçtikçe ümitsizliğimiz arttı, Havadis duyurmakta Beyoğlu gazeteleri ile yarış eden ve üstüste kasabalar alındığı rivayetlerini uyduran bir Türkçe sürüm gazetesine kızıyorduk.

– Taarruz sökmüş olsa, bir tebliğ verirlerdi. Durduk mu, geriledik mi? Ah, hiç olmazsa bir iki kasaba alsak da öyle dursak…

Bir iki kasaba alıp durmayı nimet saymaya başlamıştık. Az da olsa başarıyı, halk güvenini arttırma yolunda kullanmak kolaydır. Bu bir edebiyat işidir.

Fakat ya hiçbir şey yapamadıksa, ya geriledikse?

Mustafa Kemal’e kızanlar ağızlarını açmışlardı bile…

**************

Akşam üstü, gene beynimizin içinde aynı burgu, kalbimizin içinde aynı ağrı, Büyükada’ya gidiyorum. Aydınlık, ferah bir Ağustos akşamı… Köpüklü, uyanık ve neşeli bir deniz… Güverte tıka basa dolu…

Türkçe konuşmayanlarda birbirinin sözünü kapan bir sevinç var. Sadece bu sevinç bizi yıkmaya yeterdi.

“Ne olmuş?” diye sormaktan korkuyorduk.

Bir fena şey vardı. Kimseye bir şey sormaksızın onu zihnimizde hafifletmeye uğraşıyorduk. İhtimal durmuştuk. Belki de bir iki noktada gerilemiştik. Ordu bozulmamışsa bundan ne çıkardı? Yunanlılar da artık bitkin bir halde değil miydiler? Aşağı yukarı bir uzlaşma yapabilirdik. Bu da elbette Sevr Antlaşmasından daha iyi olurdu.

Fakat içimizdeki sualin, kimseden aramaya cesaret edemediğimiz cevabı kendiliğinden geldi:

– Başkumandan Mustafa Kemal Paşa bütün karargâhı ile beraber esir olmuş…

*********

Keder insanları öldürmez derlerse, bu söze inanınız. Kalb denen şeyin ne dayanıklı bir maddeden yapılmış olduğunu ben o akşam üstü Büyükada vapurunun güvertesinde öğrendim.

Türkleri Büyükada Yat Kulübü’nden kovmuşlardı. Yalnız bir iki şımarık, yolunu bularak içlerine sokulabilmişlerdi. Bunlar da o akşam cezalarını çekmişlerdi. Çünkü Kulüp’te Mustafa Kemal’in esir olması şerefine kav’ın bütün şampanyaları patlıyor ve o Türkler de dağıtılan kadehleri içmeye zorlanıyorlardı.

Ada sokakları çoluk çocuğun çığlıkları ile geçilmez bir halde idi.

Ölümü bir uyku, rahat bir uyku gibi arıyarak sabahı ettik. İlk vapurun en görünmez köşesine sığınarak, iki büklüm köprüye indik.

********

Bütün Türkleri yas içinde bulacağımı sanıyordum. Meğer ne kadar soysuzluğa uğramışız. Acaba hepsi şu veya bu muhipler cemiyeti âzâları mıydı? Bizimkiler utançlarından evlerinde mi kalmışlardı?

Bu gülüşler, bu çırpınışlar, bu el sıkışlar ne idi?

*********

Meğer bütün karargâhı ile Başkumandan Mustafa Kemal değil, Yunan Başkumandanı Trikopis esir olmuş…

Size kalbin ne kadar dayanıklı bir maddeden yapılmış olduğunu yukarda söylemeseydim, burada söylerdim. Bir çocuk gibi sıçramaya başladım.

Habere, Havadis’e, Telgrafa koşuyorum. Hani dün kızdığımız o sürüm gazetesi yok mu, resmî tebliğlerin kilometrelerce gerisinde imiş. Yunan Ordusu’nu mahvetmişiz ve İzmir’e iniyormuşuz.

Ben ömrümde hiçbir edebiyat eserinde, ordulara ilk hedeflerinin Akdeniz olduğunu bildiren gündelik emri okurken duyduğum zevki duymadım. Bu bütün heyecanların üstünde bir heyecan veren, bütün şiirlerin üstünde bir şiirdi. Ne olmuştuk biliyor musunuz? Kurtulmuştuk.

……”

FALİH RIFKI ATAY

(Mustafa Kemal’in Mütareke Defteri)

2012 / Pozitif Yayıncılık

Yorum bırakın