Üzücü olan, bu yapıtı rastlantı sonucu bulduğum Osmanlıca bir nüshadan 1998 yılında büyük heyecanla günümüz harflerine çevirmeye çalışırken, adı geçen köylerdeki yaşayanlara anlattığımda pek umursamadılar. Kimi de bu köylerde yüz yıllardır yaşadıklarını buralarda hiç başka milletlerden insan olmadığını ileri sürdü
AV. CEM BAYINDIR
Osmanlı aydınları içerisinde önemli bir ad olan Yervant Odyan 19 Eylül 1869-3 Ekim 1926 tarihleri arasında yaşamış ve gülmece özellikle de taşlama (hiciv) alanında önemli yapıtlar vermiş, gazeteci, çevirmen, anı ve tiyatro yazarıdır.
“Gülmek için doğmuş en büyük Ermeni taşlamacı (hicivci)” denilen Yervant Odyan İstanbul’da önemli bir aileden geliyordu. Amcası, 1876’da Kanuni Esasi’yi hazırlayan aydınlardan biriydi.
Odyan yapıtlarının sayısı ve çeşitliliği bakımından taşlama edebiyatının önde gelen adı Hagop Baronyan’ı geride bırakmıştır. Zamana bağlı kalmadan istediği anda tasarlayıp yazdığı öykülerinin çoğu gazetelerde en çok da editörü olduğu Hayrenik gazetesinde günlük yayımlandığından, bazıları kitap olarak yayınlanmamış, yayımlananlar ise büyük ilgi görmüş birçok dile (Türkçe, İngilizce, Fransızca, Bulgarca, Yunanca, İspanyolca vb) çevrilmiştir.

1915’te sürgüne tutulan aydınlardan biri olarak Suriye’de çok güç koşullarda yaşama tutunmuş, 1918’de İstanbul’a geri dönse de çok sevdiği ülkesinde fazla kalamamıştır.
Odyan’ın 1911 tarihli Abdülhamid ve Sherlock Holmes kitabı dev boyutlu ve olağanüstü bir klasiktir. Dünyaca tanınmış dedektif Sherlock Holmes ile polisiye roman tutkunu II. Abdülhamid’i yan yana getiren Odyan’ın dili eski olsa da olaylar inanılmaz bir akıcılıkta işleniyor bu romanda da.
Romanda, II. Abdülhamid’in gizli hafiyelerinin kuşkulu ölümleri üzerine, padişah da canını tehdit altında görmüş, ölümleri araştırması için Sherlock Holmes’u İstanbul’a göreve çağırmıştır.
O günleri son derece yetkin bir anlatımla aktaran Yedvant Odyan’ın bir başka ilgi çekici yapıtı da Yoldaş Pançuni adlı romanıdır. Roman 1908’de bir Hınçak saldırısına kurban giden yazar Arpian Arpiryan anısına adanmış bir üçleme olup 1909 yılında basıldığında olağanüstü ilgi görmüştür.

Kitaptaki olaylar bugün Elazığ’ın Ağın ilçesine bağlı ve topraklarının büyük bölümü Keban Barajı altında kalmış yeni adıyla “Bahadırlar” olan Zalbar (Dzabılvar) köyünde geçer ve Pançuni’nin mektuplarından oluşur. Roman kahramanı Pançuni 1875 tarihinde Trabzon’da doğmuştur.
Annesinin ölümüyle sürekli keçi sütü ile bakılan bebek Pançuni, ilkokuldan başlayarak nutuk çekmeyi seven ve inat biridir. Öyle ki beş kere beşin elli olduğuna inanmayan ve yirmi beş olduğunda ısrar eden bir arkadaşının kafasını kırmayı bile göze alacak derece de inatçıdır.
Babasının, onun ailenin başına bela olacağına ilişkin düşünceleri varsa da o devrimci olmaya karar kılar. Babasının da ölümüyle kalan mirası tüketen Pançuni, yüksek gelirli ağabeyinin desteğiyle Marsilya’daki ticaret okuluna gitse de, orada kalmayıp Cenevre’ye geçmiş ve sosyalist düşüncedeki Avrupalı gençlerin gözde okulu Sosyal Bilimler Fakültesine kaydolmuştur.
Bu okula da düzenli gitmediği için atılan Pançuni, 1895 yılındaki azınlık olaylarında ağabeyinin tüm servetini yitirmesiyle tümden beş parasız kalacak ve içini döktüğü bir arkadaşının önerisiyle artık yolunu çizecek ve “profesyonel bir devrimci” olacaktır.
İlk görevi Bulgaristan, Yunanistan, Mısır, İran ve en son da Kafkasya’ya geçip buralarda çete üyeleri bulup bunları Osmanlı topraklarına göndermektir. Bunu da şöyle aktarır:
“Biz zangoçlara benzeriz. Çan çalarak insanları davet eder, kiliseye sokar kendimiz dışarıda kalırız. Ne asil bir fedakârlık.”
İran sınırındayken Türkiye’de Meşrutiyet ilan edildiğini duyan Pançuni, artık özgürlüğün ilan edilmesiyle devrime gerek kalmadığını düşünerek üzülecekse de asıl görevi şimdi başlayacaktır. Birkaç hafta sonra Ermenice gazetelerde, partililerinin çılgınca İstanbul’a akın ettiklerini ve özgürlüğü onların getirdiğini öğrenince kendisi de heyecan duyarak bir göktaşı gibi İstanbul’a düşer.
Pançuni semtleri dolaşarak on kadar konferans verse de kulakların artık ondan bıkmaya başladığını düşünerek İstanbul’dan çok taşrayı uyandırmak, aydınlatmak, dönüştürmek gerektiğine karar verir ve önce Arapgir’e oradan da Ağın’ın Zalbar köyüne geçer.
Yukarıda da belirttiğim gibi kitap mektuplardan oluşmuştur. “Sevgili Yoldaşlar” diye başlayan ve aslında üst bir makama rapor niteliğindeki bu mektuplar taşlama (hiciv) sanatının doruk noktasını oluşturur. Genellikle “bana acele biraz para gönder” biçiminde de biten mektuplarda köy ortamının sosyalist çalışma koşulları için hiç de uygun olmadığı görülür ve Pançuni’nin aradığı sınıfsal yapıdan eser yoktur ve köy yaşamının gerçekliği ile düşüncelerini hiç uyuşmadığı ortaya çıkar. Ama kahramanımız ısrarcıdır.
Zalbar burjuvazisini temsil eden Res Serko, doğal düşmanı olması gerekenlerce bile sevilip sayılmakta, ırgatlar, yoksul köylüler sınıf bilinciyle davranmamakta ve uyarılara kulak bile asmamaktadırlar.
Zalbar köyünün işçi sınıfının temsilcisi ise Nalbant Mıgo’dur. Mıgo da, Serko’nun eşeğinin nalı düştüğünde “genel grev” ilan edip imtiyazlı sınıfları sarsması gerektiği halde eşeği nallamayı kabul etmektedir.
Zalbar köyünün sosyalizm alanında derin bir cehalet içinde olduğunu gören ve bir türlü sınıf bilincini veremeyen Pançuni, köylülere kapitalizmin işlediği suçlar, işçi sendikalarının gerekliliği, proleteryanın talepleri gibi konuları anlatsa da; çabaları kimsenin umruna bile gelmez.

Sonunda yalnızca bir kişiyi, köyün delisi, Deli Avo’yu sosyalist olmaya ikna eden ve bu hareket içinde ona önemli rol veren Pançuni ardından ırgat Vartan’ı da gözüne kestirir ve Karl Marks Kulübü de kurarak üye toplama koyulur.
Başarısız geçen tüm denemelerin sonunda büyük bir miting ile sosyalizmi anlatabileceğini düşünen Pançuni, “Zalbar Emekçi Sınıfı”, “Dünyanın Bütün İşçileri” ile başlayıp “Yaşasın 1 Mayıs” ile biten bir bildiri kaleme alıp halkı eyleme davet eder ancak kilise duvarına astığı bildiriyi kimse okuyamaz çünkü Zalbar köyünde papaz da dahil tek bir kişi bile okuma yazma bilmemektedir. Üstüne üstlük bildiriyi kocakarı Maro’nun keçisi yemiş, sosyalizme köyün keçisi bile karşı çıkmıştır.
Hınçak Partisi ve Taşnak Partisinin yöntemlerini ve ideolojilerini yeren yapıtın ikinci kitabı “Van’da” üçüncü kitabı ise “Sürgünde” adlarındadır.
Ehliyetsiz ellerde en iyi ideolojilerin bile nasıl yozlaştığını, garipleştiğini başarıyla anlatan Yervant Odyan da devrimci düşünceye sahip ve özgürlüklerden yanadır, ancak romanı uzun yıllar basılmamış, görmezden gelinmiş ve bilinçsizce değerlendirmelerle sosyalizmi aşağılayıcı bir yapıt olarak düşünülmüştür. Türkçeye çevrilmesi ise yirmi yıl kadar öncedir.
1910’ların Türkiyesi’ni inanılmaz güzel anlatan Odyan’ın yapıtı uzun yıllar kurgu sanılmış ve Zalbar diye bir köyün olup olmadığı bile tartışılmışsa da yapıtın 2000’li yıllarda Türkçeye çevrilmesiyle tüm bu anlatılan yerlerin gerçekte var oldukları anlaşılmıştır.
Yapıtta Şepik, Gırani, Maşgerd, Komraş, Vahşen gibi yörenin köylerine, insanlarına da değinen yazar ülke geçmişine de bir iz tutuyor.

Yazarın katıksız bir Ermeni köyü dediği Zalbar şu an Bahadırlar adıyla Ağın’a bağlı bir köy. Vahşen ve Gırani de Ağın’ın, öteki köyler de Çemişgezek ve Arapgir sınırları içerisinde. Şu an buralarda o günlere ait izlerden eser kalmamış.
Üzücü olan ben bu yapıtı rastlantı sonucu bulduğum Osmanlıca bir nüshadan 1998 yılında büyük heyecanla günümüz harflerine çevirmeye çalışırken, bu köylerden olan kişilere anlattığımda kitabın pek umursanmaması oldu. Kimi de bu köylerde yüz yıllardır yaşadıklarını buralarda hiç başka milletlerden insan olmadığını ileri sürdü.
Unutulmuş, belleklerde yitip gitmiş olsa da, bu topraklardan bir zamanlar gülmecenin en büyük ustalarından biri Yervant Odyan geçmiş, geçerken de bizim yörelerden de söz etmiş ve Anadolu insanına büyük bir miras bırakmıştır.
Ruhu şad olsun…

Yorum bırakın