
Havaların ısınmasıyla çocuklarımla sitenin içinde akşam saatlerinde bisiklet, basket atma, topla paslaşma gibi etkinlikleri yapar olduk.
Bu akşam saatlerinde kızım Başak ve oğlum Başar’la birlikte, oturduğumuz sitenin parkına indik hem bisiklet sürmek hem futbol oynamaktı niyetimiz.
2. sınıf öğrencisi Başar bisikleti yeni yeni öğrendiği için onunla bisiklet sürmek gerçekten yorucu bir iş.
Yarım saat kadar bisiklet sürüşünden sonra, üç çocuk geldi sitenin halı sahasına, çocuklarımla konuşmaya dalıp bilgisayar oyunlarından vb. söz ettikten sonra maç yapmayı önerdiler.
7. sınıf öğrencisi kızım Başak kabul etti ama Başar önce nazlandı sonra isteksizce o da “oynayalım, peki” dedi.
Karşımızda biri Başar’dan birkaç yaş büyük üç çocukla çift kale maça tutuştuk.
Başar koşturuyor top almaya çalışıyor, Başak da genelde pas alışverişi yaparak dingince maça yoğunlaşıyordu ve bu benim açımdan neşeli, heyecanlı bir durumdu.
Gol atıyoruz, yiyoruz, koşuyoruz, tutuyoruz, kurtarıyoruz…
Hayır hiçbiri değil anlatmak istediğim, çocuklarımın “Baba”, “baba pas”, “baba bana at”, “baba al” seslenmeleri beni düşüncelere saldı.
Düşündüm, 8 yaşına giren oğlum ile ilk kez takım halinde maç yapıyoruz, birbirimize pas atıyor, boşa kaçıyor, gol yiyince üzülüyor, atınca seviniyoruz.
Ben babamla, amcalarımla, dayımla top oynamayı çok isterdim ama oynayamadım, kendimi onlara beğendirmek, futbol yeteneğimi görmelerini istemek içimde kalmış bir istekti benim için çocukluğumda.
Aklıma anımsadığım bir olay geldi eve doğru yürürken…
Orta bir ya da ikinci sınıf öğrencisiyim, Keban’da voleybol turnuvası var. Keban Lisesi’nin de maçı olduğu bildirildi öğrencilere, biz ortaokul bölümü ve liseden birçok öğrenci maçı izlemeye ve takımı desteğe gitmiştik.
Ben de birkaç arkadaşımla günümüzde belediye binasının üstünde bankanın altındaki Tekel müdürlüğünün yanı başında bir yer bularak Keban Lisemizi desteğe başladım, bizim takım ısınıyordu.
Az sonra merdivenlerden rakip takım oyuncuları tek tek görünmeye başladı: İlkokul öğretmenleri….
Sadi Demirel öğretmen başta, öğretmenler bir bir çıkarlarken grubun ortalarında bir yerde bordo eşofmanların içinde babamı gördüm ve kafamdan aşağı terler akmaya başladı.
Çünkü 12 yaşındaki ben, babamın bir gün bile yüzme ve biraz da masa tenisi dışında bir sporla ilgilendiğini görmemiştim.
Daracık, rengi solmuş bir eşofman takımı içinde göbekli, kilosu 90’a yakın, saçlarının ön kısmı dökülmüş ve tedirgin babam rakip takımın oyuncularından biriydi.
Liseyi desteği bıraktım, babam benim hatta kimsenin, hatta takım arkadaşlarının bile farkında değildi.
Sonradan öğrendiğime göre öğretmen arkadaşlarının ısrarıyla kahveden apar topar getirilmiş, zorla bir eşofman bulabilmiş, -babamın deyimiyle- “Napolyon Bonaparte’ın üniformasına benzer” bir giysiyle sahadaki 6 oyuncu öğretmenden biri olarak seyircinin karşına çıkmıştı.
Set başladı ve durum faciaydı, bizim lise takımında başta Aydın Uçar, Necmi Durgun, beden eğitim öğretmeni Yüksel Yıldırım çok çok iyi oyunculardı ve babama gelen her top ya eline, ya koluna ya vücuduna çarparak sağa sola gidiyor, babam bir türlü pas yapamıyor, karşılamayı beceremiyor, manşet alamıyor ve seyircilerin gülüşmeleri hem onu hem beni olumsuz etkiliyordu.
Öğretmen arkadaşlarının uyarıları, yer tutamaması, servis atamaması derken 1 saatin üstünde süren maç 3-0 bizim lisenin galibiyeti ile bitti.
İzleyiciler, liseli gençlerin coşkun tezahüratları altında dağılırken, maçı izleyen benim yaşlarda biri “ya o öğretmen kimdi, Eczacıbaşı’ndan mı transfer etmişler, ha haaaa, ha” biçiminde sözlerle gülerekten 5-6 arkadaşıyla yanımdan geçtiği anda, hiçbir söylemeden çocuğun yüzüne sert bir yumruk attım.
Yumruğumu yediği anda sersemleyen çocuk ile çevresindekiler kısa zaman içinde şaşkınlıklarını atlatıp beni aralarına alıp yumruklamaya başladılar.
Çok dayak yemesem de bir kez daha yenilmiştim. Adamlar hem babamla dalga geçmiş hem de beni dövmüşlerdi.
Bugün çocuklarımla takım kurup karşımızdaki 9-10 yaşlarında üç çocukla maç yaptıktan sonra içimi bir mutluluk kapladı. 10-9 yenilmemiz bile bu mutluluğumu etkilememişti.
Bugün baba kavramının ne demek olduğunu, çocuk-baba ilişkisinin önemini daha iyi kavramıştım. Üstelik 5 küçük çocukla oynadığım basit bir maç, bendeki stresi, gündelik kaygılarımı, kafama taktıklarımı hepten unutturup gitmişti…
7 Haziran 2020
Cem BAYINDIR


Yorum bırakın