YOL

Kurgusu ve senaryosu Yılmaz Güney’in olan, yapımcılığını da Güney Film ve Cactus Film‘in (Bkz. Ali Rıza Özkan, http://www.ekdergi.com/yol-nasil-isvicre-filmi-oldu/ ) birlikte yaptıkları ve Güney’in cezaevinde olması nedeniyle Şerif Gören’in yönettiği 1981 yapımı yaklaşık iki saatlik film, onun hapishanedeki gözlemlerini, düşüncelerini, tasarladığı olayları anlatmakta.
Önce yönetmen Erden Kıral ile başlanıp, sonra Şerif Gören‘e çektirilen filmde Seyit Ali rolünde Tarık Akan, eşi Zine rolünde Şerif Sezer, Memed Salih rolünde Halil Ergün, Ömer rolünde Necmettin Çobanoğlu, Gülbahar rolünde Semra Uçar ve Emine rolünde de, -yaşamının bir bölümü memleketim Keban’da geçmiş- olan Meral Orhonsay var.
Yılmaz Güney yaşadığı dönemde hayranlarının sevgilisi iken devleti yönetenlerin ise kuşkulusu durumundadır. Yaşam felsefesi, dünya görüşü, savunduğu düşünceler, mahkemeler, davalar, güçlüklerle geçen yaşamı ayrı değerlendirme konularıdır.
Onun filmlerindeki sert siyasal mesajları çok sevdiği ülkesine değil ülkesini yönetenlerin hukuksuz, baskıcı, antidemokratik tavırlarına ve yayılmacı (emperyalist) devletlerle iş birliğinedir.
Başından geçen adam öldürme olayından sonra ağır hapis cezası alması, hapisten kaçarak yurt dışına gitmesinden sonra, 1971 ve 1980 darbelerinin baskıcı yönetimlerine karşı benzer göndermeleri hemen hemen tüm filmlerinde görürüz.
Ancak bana kalırsa “Yol” filmi siyasal değil insansal özellikleri, seslenişleri ağırlıkta olan bir yapıttır.
Film, ruh karartıcı, karamsar, kötümser duygular yaşatacak görüntülerle başlıyor. Aslında karamsar, karanlık, umutsuz filmleri ve kitapları hiç sevemedim.
Ama bu korkutucu art arda sahneler yani, cezaevi, hükümlüler, kolluk güçleri, silahlar, anarşi, aramalar, şiddet, suçlular, insanlardaki umutsuzluk film ilerledikçe kendini içine çeken bir akıcılık içerisinde sanatsal anlamda bambaşka güzelliklere, aydınlıklara yürüyor.
Film, İmralı Cezaevi’nde ailelerinden mektup ve devletten de izinlerin açılmasını bekleyen hükümlülerden beşinin, izin muştusunun çıkması ve bunun üzerine bayram iznine çıkartılma öykülerinin birleşiminden oluşuyor.
O dönemki yasalardan yararlanarak bayram dolayısıyla hükümlüler birkaç günlük izne çıkacak, uzak köylerini, ailelerini görecek, özlem giderecek ve geri döneceklerdir.
Bayramlar bizim gibi Doğu toplumları için barışma ve dargınlıkların giderilmesi bakımından çok önemli günlerdir. Bu bakımdan Yılmaz Güney’in bunu bilinçli seçtiğini söyleyelim.
İşte, “Yol” Seyit Ali, Memed Salih, Ömer, Mevlüt ve Yusuf adlı beş hükümlünün büyük umutlarla başladıkları yolculukların öyküsü bir sinema başyapıtı.
Beş hükümlünün hiçbirinin düşünceleri ile yazgıları bir araya gelmeyecek, beklentileri, umutları gerçekleşmeyecektir.
Filmin başlarında, “kafesteki kanaryası” ile birlikte yolculuk yapan ve sürekli fotoğraflarına baktığı eşini görmeyi büyük özlemle beklemekte olan Yusuf’un cezaevinin verdiği yolculuk izin kâğıdını yitirmesi ile jandarmalarca alıkonulması, yolculuğunun ve yıllardır beklediği düşlerinin daha başlamadan bitmesi sinema tarihimizin hem gülünç hem dokunaklı (trajikomik) sahnelerinden biri.
“Yol” filmi, toplumsal gerçeklik akımının etkisi ile kadın, onur, namus, derebeylik yapısı, toplumsal ilişkiler, ülkenin siyasal durumu, toplumun ahlakçılığı üzerine kurulmuş. Yılmaz Güney yazın dünyasında da çok başarılı yapıtlar üretmiş, ödüller almış ve bunları senaryosunda da kanıtlıyor.
Baş kahraman Seyit Ali, kayınbiraderinden gelen mektuptan, aynı zamanda amcasının kızı olan eşinin kötü yola düştüğünü öğrenmiştir. Mektupta, Zine’nin bu ahlaksızlığını cezalandırmak için Seyit Ali’yi bekledikleri yazmaktadır.
Filmde kanımca en etkileyici görüntüler Seyit Ali’nin öyküsünde bulunuyor. Seyit, Konya’daki evine vardığında, eşinin Bingöl-Sancak‘a ailesinin yanına gönderildiğini ve mektupların içeriğinin gerçek olduğunu öğrenip bu kez de Bingöl’e doğru yola çıkar.
Eşinin ailesi de karısının öldürülmesi gerektiğini düşünmektedir ve bu işi karısının kardeşleri ya da Seyit yerine getirmelidir.
Öteki karakter, Doğu insanını temsil eden Memed Salih ise yasadışı bir olayda eşinin kardeşini yarı yolda bırakmış ve onun ölümüne neden olmuş ise de o bunu gizlemekte, suçsuz olduğunu korkak olmadığını ileri sürmektedir.
Memed Salih Adana’da eski bir dostuna içini döker ve kayınbiraderi Aziz‘i ölüme bırakıp kaçtığını itiraf eder. Artık bir korkak olduğu ortaya çıkmış ama yalancı olmadığını kanıtlamış ve vicdanını rahatlatmıştır.
Mevlüt ise açık cezaevi haklarından yararlanarak evlenme hazırlığı yaptığı nişanlısı ile görüşmeyi düşünmektedir. Ancak toplumsal baskı buna engel olacaktır.
Ömer silahların gölgesinde, sürekli denetim altındaki Güneydoğu’da kaçakçılıkla uğraşan Urfa’daki köyünü, ailesini görmek, evlenebilmek, yuva kurmak umudu taşır.
Suriye sınırındaki köyüne vardığında, köyün en güzel kızını beğenecek ama koşullar ve köy baskısından beklentilerinde tam bir düş kırıklığı yaşayacaktır.
İzin sonunda dönmemeyi kaçak yaşamayı düşünen Ömer köyüne ulaştığında, acımasız koşullarla yüzleşir. Çok özlediği ağabeyini bulamaz, çünkü ağabeyi de kaçakçılık suçundan arananlar arasındadır.
Köyün güzel kızı Gülbahar’ı düşünmeye bile zamanı yetmeyecektir. Bir gün, jandarmaların traktör römorkunda getirdiği kaçakçı cesetlerinin içinde ağabeyini görür ama öteki köylüler gibi o da cesedi tanımadığını söyler, onu sahiplenmez.
Ömer artık gelenekler gereği ağabeyinin eşi ile evlenmek zorundadır.
İzin bitişinde ise Ömer’in ailesiyle vedalaştığını ve beyaz bir ata binerek cezaevine dönmek üzere köyden dörtnala uzaklaştığını görürüz.
Geçmek bilmeyen hep yinelenen diş ağrısıyla yeniden Bingöl’e yollara düşen Seyit Ali, trende Diyarbakır’a giden Memed Salih ile karşılaşacaktır.
Salih’in eşinin ailesi onun bir korkak olduğunu düşünmekte, ona inanmamakta kendisine büyük kin duymaktadır.
Eşi Emine ise Memed Salih’in doğru söyleyip söylemediği konusunda ikirciklidir.
Sonunda Memed Salih tüm gerçeği onlara da itiraf eder, Emine bu gerçeğe karşın, ailesinin yerine kocasını seçecektir.
Memed Salih ile eşi Emine birlikte kaçmaya karar verirler ama bindikleri trende önce yolcuların linç girişimine sonra da kayınbiraderinin kurşunlarına hedef olacak ve ikisi de ölecektir.
Memed Salih’in bu sahnede de yalvararak kaçması ve korkaklığı yine vurgulayıcıdır.
Seyit Ali ise, karısını ailesinin elinden alarak, küçük oğlu ile birlikte, karlar, tipiler içinde dağlardan geçerek, onun yolda soğuktan donarak ölmesini tasarlamışsa da, Zine donmak üzereyken toplumun ahlakçı dayatmasını kırarak, son bir çabayla eşini kurtarmak isteyecektir.
Zine de kocasından yardım dilemesine karşın güç koşullara dayanamaz ve donarak ölür.
Burada uçsuz bucaksız temiz apak karlar içinde, donmak üzere olan -toplumun gözünde kirlenmiş ve ölümü hak etmiş- eşini kurtarmak için çabaları, onu sırtına alması, taşıması, ısıtmaya çalışması, hele de kendisinin ve oğlu Mirza’nın Zine’yi canlandırmak için onu kemerle kırbaçlamaları, Seyit Ali’nin “insansal“, oğlunun “nefret” duyguları içinde kırbaç vuruşları bana göre bu ülkedeki en özgün ve etkileyici film sahnesidir.
Doğu toplumlarının binlerce yıllık sorunlarını başarıyla sunan bir yapıt Yol. Derebeylik yapısı, toplumdaki acımasız kadın anlayışı, hoşgörüsüzlük, sevgi, onur, namus, ahlaksızlık ve tıpkı toplum ve insan gibi sert, acımasız Doğu coğrafyası ve insanlık bilinci. “Yol” bize işte bu çelişkileri, karşıtlıkları, bunalımları anlatıyor.
Yılmaz Güney filmi Arife ya da Bayram gibi adlarla, çok daha uzun ve beş değil de on-onbeş kahramanın öyküsü olarak tasarlamış ise de koşullar gereği, bu biçimde bir senaryo oluşturmak zorunda kalmıştır.
Son derece güzel kurgulanmış, izleyiciye güçlü mesajlar veren, tüm karamsarlığı güzelliğe, insan sıcaklığına, umuda dönüştüren film bir evrimleşmeyi öykülemiş.
Batılı ve yerli eleştirmenlerin başyapıt saydığı büyük övgüler almış bu filmi, Yılmaz Güney uygun koşullarda ve ilk senaryosuyla çekebilseydi filmin daha da kusursuz olacağına yönelik yorumlar da vardır.
Dediğim gibi Seyit Ali, Yol filminin en önemli kişisi. Büyük baskı, güçlük, tüm olumsuzluklara karşın insanlığı, umudu, sevgiyi yitirmememizi öğreten bir kişilik.
9 Eylül 1984 günü 47 yaşında yitirdiğimiz Yılmaz Güney büyük bir sanatçı. Günümüzde bile süren bu topraklardaki sorunları, Türkiye gerçeğini kusursuz anlatan filmin her geçen gün değerleneceğini, önem kazanacağını düşünüyorum.
Bana göre, Yılmaz Güney, köklerinden kopmamış, Türkiye’ye, Türk halkına büyük hizmetler etmiş, ülkesinin daha iyiye gitmesi için savaşım vermiş ve bu toprakları çok seven bir sanatçıdır.
Güney de tüm büyük sanatçılarda olduğu gibi çelişkileri olan bir insandır.
Bir yanda eski filmlerindeki gibi sert, kavgacı, duygusal, taşralı, kabadayı Doğulu yanını, öte yanda siyasal görüşlerine sıkı sıkıya bağlı, özgüvenli, akılcı, yetenekli, üretken, insancıl, aydın, Batılı yanını, insansal kusurlarını bilerek ve onu küçük siyasal tartışmaların konusu yapmadan, ülke dışına taşmış sanatçı kişiliğiyle, sinemamıza çağ atlatmış yapıtlarıyla değerlendirmek daha doğru olacaktır.
Saygı ve rahmetle anıyorum.
9.9.2017
Cem Bayindir
(2017 YILINDA ÜVERCİNKA DERGİSİNDE DE YAYIMLANMIŞTIR)
Yorum bırakın