Dersim Ayaklanması’nın bastırıldığı günlerde, Pertek-Hozat arasındaki Singeç çayının üzerine yapılan köprünün açılışını yapmak üzere gelen Atatürk 1937 yılının 17 Kasım cumartesi akşamı ve gecesini Elazığ’da geçirmiştir.
1916 yılında ilk kez geldiği Elazığ’da Palu Sekrat’ta -ölene dek arkadaşlık edeceği- İsmet İnönü ile görev başında ilk kez karşılaşan Atatürk 14 Kasım 1937’de Diyarbakır’a giderken de kısa bir süre Elazığ’da bulunmuş, ardından 17 Kasım 1937 tarihinde bir gece kalacağı Elazığ’a üçüncü ve son kez gelmiştir.
1962 yılı Yeni Fırat dergisinin anlatımıyla, Kurtuluş Savaşı’ndan o güne değin Elazığ’a gelmemiş Atatürk’ü görmek için, İstasyon Caddesinin iki yanına sıralanmış on binlerce insan coşkun bir sabırsızlık içinde.
Bu karşılama bilindik resmi karşılamalar gibi değil; yaşlıların, gençlerin, kadın ve çocukların bayram sevinçleriyle el çırparak “yaşa”, “var ol” diye haykırarak katıldıkları çok içten çok candan bir karşılayış.
Atatürk ve heyet önce, Elazığ’dan Murat Köprüsünü geçerek Singeç köprüsüne gidiyor. Dönüşte de Pertek’te karşılanan Atatürk, Halkevi’ne iniyor.
Şeker fabrikaları ve devletçi ekonomi üzerine önemli bir konuşma yapmış olan Atatürk’ün burada, çıktığı merdivenin başından geri dönüp elini başının üzerine koyarak yemyeşil Pertek’i izleyip “Pek güzel bir kasaba, Pertek değil, bir tek demeli buraya” sözünü söylediği söylenir.
Aynı gün Elazığ Halkevinde -bugünlerde artık görmemiz olası olmayan- kültürel ve çağdaş bir balo düzenlenmiş, bu baloda Mamuretülaziz adının Elazığ adına çevrilişine ve şaşırtıcı derecede yüksek kültüre sahip ve cumhuriyet devrimlerine en çabuk uyum sağlayan bir halkın Atatürk ile kaynaşmasına tanık olunmuştur.
“Elaziz Halkevi” (Bugünkü Elazığ Öğretmenevi) de yeni kurulan öteki halk evleri gibi bulunduğu kent için seçkin ve çok verimli bir çalışma merkezi niteliğindeydi. Halkevinin salonu da günün büyüklüğüne uygun bir biçimde düzenlenmişti.
Sanata, yazına, dansa, halk danslarına, güzel sanatlara, kültüre büyük önem veren, 1930’ların o yoksul Anadolu kentlerinin insanlarının bilinçlenmesi adına bale, opera yapıları, okullar yaptıran ve bugünün siyasetçilerine ve biçimci Atatürkçülerine hiç benzemeyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk o gün, Halkevini sarsan alkışlarla salona girmiş, yavaş yavaş duvarlardaki tabloları inceleyerek herkesi selamlamış, kendisine ayrılan masaya geçmeden giriş kapısının yan duvarında bulunan bir tablonun tam karşısına durup, kendisinin asker kaputuna sarılmış ve karların üzerinde yatan resmine uzun süre bakmıştır.
Atatürk ile birlikte Başvekili Celal Bayar, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Kâzım Orbay, sonradan iki dönem Elazığ vekilliği de yapacak Tokat Milletvekili Elazığlı Hürrem Müftügil, Fazıl Ahmet Aykaç, Şair İsmail Müştak Mayakon, yaverler ve başka vekiller bulunuyordu.
Atatürk içeri girerken, Celal Bayar, Namık Kemal’in çok tanınmış şiirini okuyarak Atatürk’ün gelişini konuklara şöyle sunmuştur:
“Arkadaşlar:
‘Düşman vatanın bağrına dayamış hançerini / Yok imiş kurtaracak bahtı kara maderini / Düşman vatanın bağrına dayasın hançerini / Bulunur elbet kurtaracak bahtı kara maderini’ diyen Namık Kemal’in şiirine yanıt veren vatan evladı Gazi Mustafa Kemal Atatürk aramızdadır!”
Baloya Hürrem Müftügil eşinin Ankara’da bulunması nedeniyle dayısının kızı Atiye Hanım ile katılmış, Atatürk, Atiye Hanım’ı görünce çok uzun süre ona bakmış ve yanındaki komutanlara dönerek, Atiye Hanım’ın da duyacağı bir biçimde:
“İnsanlar çift yaratılırmış derler, inanmazdım. Ancak Hürrem Bey’in yanındaki hanım Bulgaristan’da ataşelik yaptığım yıllarda gördüğüm İspanyol ataşesinin eşinin birebir aynısı. Demek ki bu söz doğruymuş.”
Deyince son derece kültürlü bir insan olan Atiye Hanım, Atatürk’e dönerek:
“Paşam affınıza sığınarak, bence o söz tam da doğru değil, çünkü benim ya da başka birinin benzeri olabilir. Ama sizin yok. Olabileceğini de sanmam. Allah sizi tek yaratmış ve Türk halkına sunmuş” demiştir.
Atatürk gülerek milletvekili Hürrem Müftügil’e dönmüş: “Elazığlı hanımlar bu kadar zeki ve hazır cevap mıdır?”
deyince Hürrem Müftügil de “Evet Paşam Elâzığ kültürlü ve vatansever bir yerdir ve size de yürekten bağlıdır.” Diye yanıt vermiştir.
Baloda dans ve caz bitince yerli oyunlara ve yerli türkülere sıra gelmişti. Yerel sanatçılar Hoşlu Ramazan ve Demir Ali’ler üçayak, ağırlama, halay oynamıştı.
Sonra Hafız Osman Öge, Kore’nin oğlu Mehmet Akar gibi en eski sanatçılar, Gırnatacı (Klarnetçi) Şükrü Canaydın’ın da katılımıyla Harput türküleri söylemişlerdi.
Hafız Osman Öge’nin okuduğu:
“Aş yedim dilim yandı / Köz düştü kilim yandı / Ben kilimi kayırmam / Bahçede gülüm yandı”
Türküsü okunurken Atatürk yanındaki Fazıl Ahmet Aykaç’a dönerek :
“İşte size iki güzel sözcük: “Aş” ve “kayırmak”; Öz Türkçe bu sözcüklerin söyleniş biçimlerine dikkat ediniz” sözünü söylemiştir.
Osman Öge yeniden:
“Yarın kolunda şeve / Kimdir yârimi seve / Acep o gün olur mu / Alam götürem eve”
Üçüncü türkü olarak:
“Yüksek minarede kandiller yanar / Kandilin üstüne bülbüller konar / Ellerin benimle ne kavgası var / Dil ile bülbülün har davası var”
Dördüncü türkü olarak merhum Harputlu Hacı Hayri Bey’in :
“Sinemde bir tutuşmuş yanmış ocağ olaydı / Zülfün karanlığında bezme çerağ olaydı / Nolaydı yar nolaydı yar bade dolduraydı / Şu mahzun gönlüm için kanun icad olaydı”
Türküsünü okumuş ve son olarak da:
“Yara benden yara benden / Deyin ki yara benden / Ne biter ne tükenir / Ok senden yara benden”
Diye Hüseyni hoyrattan sonra Hafız Osman Bey uzatmamak, Atatürk’ü ve konukları sıkmamak adına okumayı kesmiştir.
Ancak Atatürk hemen söz almış: “neden sustunuz, sürdürelim” demiş ve “hepsi birbirinden güzel; bilmem ilk etkiden midir, ilk okunan türkü beni hepsinden çok sardı” deyince müzik sürmüştür.
Az sonra Mehmet Akar, Harputlu Rıfat Dede’nin çok ünlü gazeline başlıyor:
“Ben şehidi-i badeyim dostlar beni yâd eyleyin
Türbemi meyhane enkazıyle bünyad eyleyin
Gaslolunmaz ma ile gerçi şehidanı vega
Yıkayın meyle beni bir mezheb icad eyleyin”
( https://www.youtube.com/watch?v=u2B8xsPCC1U)
Yeni Fırat dergisinin deyimiyle, “pesten üste, üstten tize çıkıp sonra düze inerek dört perde üzerinden Horasan erlerinin ruhunu şad edecek biçiminde söylenen divanın Atatürk’ü çok etkilediği görülüyor.”
Kaynaklara göre, divan ayağını tutan Şükrü Canaydın’ın klarneti Atatürk’ün dikkatini kamçılamış, dirseğini masaya, elini yüzüne dayayan Atatürk yüzünü okuyucuların masasına çevirmiş ve dalıp gitmiştir.
Bugünkü kuru gürültüden öte gerçek bir Harput müziği şöleni sunan sanatçı Mehmet Akar, divanın ikinci perdesine geçerken, yapıtı can kulağıyla dinleyen Atatürk ansızın gözlerini tavanda gezdirdikten sonra başını eğip önündeki kadehten bir yudum aldı.
Divanın okunuşu bittikten sonra yerinden kalkan Atatürk okuyucuların masasına doğru yürüyordu. Bu sırada salonda bir kıpırdanma oldu.
Ama bir işareti ile bu telaşı bastıran Atatürk yalnız başına okuyucuların başucuna gelip “kalkmayın, oturun” diyerek türküler hakkında bilgi almak ve özellikle dinlediklerinin bestecilerini öğrenmek istemiştir.
“Bunlar (özellikle Nevruz) öz Türk makamları, kimdir bunları besteleyenler?” sorusuna karşılık “Bilmiyoruz Paşam, biz bunları babalarımızdan dedelerimizden öğrendik” yanıtını almıştı.
Hakkında yazılan kitaplarda da söylendiği üzere, Atatürk’ün sevdiği Harput türkülerinin içinde en çok sevdiği bestenin bu divan olduğu söylenir.
Atatürk, Elazığ’dan ayrılırken belediye başkanı Kemal Şedele’den bu müzisyenlerin Ankara’ya getirilmesini istemişse de ömrü yetmediğinden bu gerçekleşmemiştir.
Ardından, İsmail Müştak Mayakon, Tevfik Fikret’ten, Fazıl Ahmet Aykaç da kendi yazdığı “Gözümle Gördüm” adlı şiirinden dizeler okuyunca Atatürk, ev sahibi olan Abdullah (Alpdoğan) Paşa’ya dönerek, “Hep konuklar okudu, ev sahibinden de bir şiir bekliyoruz” demiştir.
En sonda “Çayda Çıra” oynanmış ve son olarak da, Atatürk salonda bulunan generallerden “Harp Okulu Marşı”nı okumalarını istemiştir.
Sayıları onu bulan Türk generaller büyük bir düzenle Atatürk’ün karşısına sıralanmış ve tüm salonu coşturan bir ağırbaşlılık ve ciddiyetle bu marşı okumuş ve Atatürk de marşa katılmıştır.
Gece saat bire geldiğinde Atatürk “Yürüyelim arkadaşlar” der demez tüm salon “Dağ başını duman almış” marşıyla inlemiş ve bu marşla birlikte Atatürk ve yanındakiler istasyona coşkun gösterilerle uğurlanmıştır.
1930’larda bugünün Elazığ’ından kat kat ileride bir Elazığ kentini, bugünkünden çok daha ileride Elazığ halkını, bugünkünden çok ileri Hafız Osman Öge gibi bir din adamını, bugünkünden çok ileride ve yurtdışında felsefe eğitimi almış Hürrem Müftügil gibi bir milletvekilini, son derece çağdaş ve bugünkünden çok ileride Kemal Şedele gibi bir belediye başkanını ve bugünkülerden yüzlerce yıl ileride Atatürk gibi bir devlet adamını resmeden bir anıyı yeniden anlatmak istedik.
Bugün Elazığ ilinin binbir sorunu varken, bazı kişilerin ve siyasetçilerin bu sorunları çözmek yerine Atatürk’ün verdiği “Elazığ” adını “Elaziz” olarak değiştirme çabaları da kanımca Cumhuriyet ve Atatürk karşıtlığından kaynaklanmaktadır.
Son sözümüz de Atatürkçülük üzerine olsun:
Atatürkçülük sorgulama, sanat, bilgi, kültür, akıl ile olur. Orta Doğu toplumlarının biçimcilik (şekilcilik) anlayışı ile Atatürkçülük tümüyle karşıttır.
İnternette, gazetelerde gördüğümüz 10 Kasımda bir köpeğin saygı duruşunda bulunduğu, bulutlarda, dağlarda Atatürk görüntüsü görüldüğü gibi doğaüstü işlerle Atatürk’ü anlatma çabası, Atatürk heykelinin ateşten etkilenmediği, yanmadığı vb savlar Atatürk’ün bilim ve akıl anlayışı ile hiç uymayacak düşüncelerdir.
Her şeyde olduğu gibi biçimcilik o düşüncenin esasını yok eder.
Atatürkçülük de böyledir. Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.” sözüne herkesin sarılması gerekir.
Atatürk’ü, tüm silah arkadaşlarını ve adı geçen Elazığlı tüm yurtsever insanları rahmet ve saygı ile anıyorum.
Cem BAYINDIR
13.11.2017
KAYNAKÇA:
1. Yeni Fırat dergisi, Ocak 1962 sayısı
2. Mehmet Topal, Atatürk Elazığ’da, MT Yayıncılık, 2008
3. İsmet İnönü, Hatıralar, Bilgi Yayınevi 2014, 106. sayfa
4. Naşide Gökbudak, Asıl Adı Atiye, Nemesis Kitap 2014
5. İshak Sunguroğlu, Harput Yollarında, İşaret Yayınları 2015
6. Taylan Kara, 28.07.2017 tarihli Sol gazetesi
7. Fikret Memişoğlu, Harput Ahengi, Matbaa Teknisyenleri Basımevi, 1966
8. Levent Bilgin, Keban Gazetesi 15.11.2015 tarihli köşe yazısı

Yorum bırakın