
Bundan 1300 yıl önce Doğu Avrupa’nın Kafkaslarla Volga Irmağı arasındaki bölgede Türkler “Hazar İmparatorluğu” adında büyük bir devlet kurmuşlardı.
Göktürk İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra Türklerin kurduğu ve başkenti “İtil” olan Hazar İmparatorluğu (Kağanlığı) adındaki bu devlet 7.yy’dan 11.yy.’a değin belki de o dönem Avrupa’nın en önemli ve güçlü devleti olarak varlık göstermiş ve kuruluşundan bir süre sonra da Yahudiliği benimsemiştir.
Cumhurbaşkanlığı forsundaki yedinci yıldız ve bayrak Hazar Kağanlığı’nın bayrağıdır.
Dilbilimcilere göre, “Hazar” kelimesi Türk kökenli “gez”, “gazar”, “kezer”, “gezer” kökünden olup göçebe, dolaşan anlamına gelmektedir. Hazarlar kendilerine Sabar, yaşadıkları bölgeye de Sabariya demişlerdir. Bu bölge bugünkü Sibirya’dır.
Hazarlar Karadeniz’le Hazar Denizi arasında, önemli geçit niteliğinde bir yeri yurt seçmişlerdi.
Ve onlar, Doğu Roma’yı, yüzyıllar boyunca kuzey steplerinden gelen barbarların, Bulgarların, Macarların, Peçeneklerin, Vikinglerin, Rusların ve Arapların saldırılarından koruyan bir güçtü.
Hazarlar, özellikler Emevi ve ardından da Abbasilerin (Arapların), Avrupa’ya doğru ilerlemesini, üstelik de onların en görkemli çağlarında durdurmuş ve çoğu kez yenmiş, Doğu Roma ve Doğu Avrupa’nın Müslümanlarca fethedilmesini engellemişlerdir.
Hazar yurdu, Arapların doğal ilerleme yolu üzerinde bulunmaktaydı.
Araplar girdikleri tüm savaşları kazanmış, topraklar ele geçirmiş ve Kafkas Dağları’na varmışlardı. Bu engel aşıldığında Doğu Avrupa artık Arapların eline geçebilecekti.
O dönem girdiği tüm savaşları kazanan Müslümanların karşılarına Kafkas Dağlarında son derece düzenli ve güçlü bir ordu çıkacak ve Hazarlarla yüz yıl sürecek bu savaşlarda Araplar başarı sağlayamayacak ve durdurulacaklardır.
İbn Fadlan, Seyahatnamesi’nde Hazarların askersel gücünü ve disiplinini anlatırken biraz da abartılı olarak şu tümceleri kullanır:
“Günlerden bir gün Hakan’ın çevresinde her biri bir sancak taşıyan 10 atlı ile, kendisini de götürdükleri bir dağın tepesinde, birden bire bu on atlıdan birine sancak açmasını buyurur buyurmaz çevrelerine kısa sürede 10 bin silahlı askerin geldiğini, 10 sancak sıra ile açıldığında çevrelerinde 100 bin silahlı adamın toplandığını gördüm.
Herbirinin başlarında kumandanları, hepsi de Hakan’a selam verip, askerleriyle tepenin altına diziliyorlardı.”
Gerçekten de eğer bölgede Hazarlar değil de bir başka ordu bulunsa Doğu Avrupa Araplar tarafından yok edilecek ve dünya tarihi, Müslümanlık tarihi ve de Hıristiyanlık tarihi bugünkünden çok daha ayrı yazılmış olacaktı.
İşte bu tarihlerde (730-740 gibi) Hazar Hanı (hakan), sarayı ve tüm komutanlar yani devleti yönetenler Yahudi dinini benimsemiş ve bu din Hazarların resmi dini olmuştur.
Irk olarak Sami ırkıyla hiç ilgisi olmayan bir toplumun bu dini seçip benimsemesi nedeni ne olabilir?
Batı’dan gelen Hıristiyanlığı kabul ettirme ve doğudan gelen Müslümanlığa karşı, bu iki siyasal baskıdan ve benzeşmeden (asimile) kurtulmak için atılmış bir adım mıdır, bilemiyoruz.
Arthur Koestler’e göre, bu olay hemen hemen tüm tarihçileri şaşırtmışsa da bunu bir rastlantı olarak değerlendirmemek ve Hazar hanının uyguladığı bağımsız siyasal yolun bir belirtisi olarak nitelendirmek gerekir.
Bulan, Ubaca, Hizkiyah, I. Menaşeh, Hanuka, İshak, Sabulon, II. Menaşeh, Nişi, I. Harun, Menahem, Benyamin, II. Harun, Yusuf gibi Türk hanların yönettiği ve doğuda tam 500 yıl sürecek bir imparatorluk kuran Hazar Türklerinin, imparatorlukları yıkıldıktan sonra da başka toplumların içinde yani XII. ve XIII. yy.’a ve sonrasında da sürdürdükleri Yahudi inancını neden seçtikleri bugün bile çözülememiştir.
Hazar Türklerinin sonraları, Ortaçağın son dönemlerinde Kırım’da, Ukrayna’da, Macaristan, Rusya, Polonya, Prusya ve Litvanya’ya yerleştiğine ilişkin kayıtlar var.
Bu bilgiler ışığında, çok büyük bir tartışma konusu olmakla ve tarihin yeniden yazılması gerektirecek değin önem içermekle birlikte, Doğu Avrupa’da ve dolayısıyla dünya üzerinde bugün yaşayan Yahudilerin çoğunluğunun bu sava göre, Sami ırkından olmayıp Hazar soyundan olduklarını söylenebilir.
Ne yazık ki günümüze bu devletten birkaç mektup ve yazıdan başka bir şey kalmamıştır.
Türkçe konuşan Karaitler (Karaylar, Yahudi inancı olan bir topluluk) genellikle Kırım’da, Polonya’da ve buralara yakın çevrelerde yaşamakta olup, Hazarlarla ilişkili topluluklardır.
Gerçekten de Koestler’in dediği gibi, dünyadaki Yahudilerin pek çoğu Doğu Avrupa kökenlidir, büyük olasılıkla da bunların Hazar kökenli olduğu ve atalarının Tur-u Sina’dan değil, Kafkas Dağları’ndan geldiği; Ürdün dolaylarından değil, Volga dolaylarından koptuğu ortaya çıkar ki, bilindiği gibi Kafkaslar, Ari ırkının beşiği olarak kabul edildiğinden, bu insanlar İbrahim’e, İshak’a, Yakup’a yakın olmaktan çok, Hunlara, Uygurlara, Macarlara yakındırlar.
Atilla ile Avrupa sahnesine görünen Hunların varlığı yalnızca seksen yıl sürdüğü halde, Hazar devleti dört yüz-beş yüz yıllık bir süre gücünü korumayı bilmiş, 13. yy’da ise tarihten silinmiştir.
Oğuz boyuna bağlı Hazarlar genellikle çadırlarda yaşamış bir ulus olsa da çok gelişmiş kentler kurmuş, sanat ve giyimde kendilerini geliştirmiş, zenginleşmiş bir ülke yaratmışlar ve Hıristiyanların ve Arapların baskısından kaçan herkes için de güvenli bir sığınak olmuşlardır.
Rus tarihçileri, bu insanların, ileri uygarlık düzeyinde kişiler olduğunu, güçlü bir hukuk sisteminin ve dinsel hoşgörünün ve çevresine göre çok çağdaş bir yaşamın ve bugünkü anlamıyla laikliğe çok yakın bir anlayışın egemen olduğunu kanıtlayan tarihsel bulgular ele geçirmiş bulunmaktadır.
Hazar ülkesinde hakanlar en çok 40 yıl görev yapabilir. Vezirlik görevi yapan hakan beylerin görev alanları bölgelere ayrılır. Kadınlar erkekler gibi özgür yaşar ve kapalı değildirler. Mahkemelerde, 2 Yahudi, 2 Hıristiyan, 2 Müslüman ve 1 Şamandan oluşan 7 yargıç görev yapar.
İmparatorluk gücünün doruğuna vardığında otuz ulusu egemenliğine almış, Kafkaslardan Aral Denizi’ne, Ural Dağları’ndan Kiev kentine, Ukrayna steplerine kadar olan alanda yaşayan toplumları kendine bağlamıştır.
Hazar egemenliği altında yaşayan bu toplumlar arasında Bulgarlar, Oğuzlar, Macarlar, Kırım’ın Got ve Yunan ve Slavlar bulunur.
Bölgede Hazarlarla boy ölçüşecek hiçbir güç yoktu. Yüzlerce yıl, Doğu Avrupa’nın güney kesiminde rakipsiz egemenliklerini sürdürmüş, bu süre içinde Asya’dan kopup gelen göçebe kavimlerin Avrupa’ya girmesini engellemişlerdir.
Ünlü Arap gezgini İbni Fadlan’ın bu Türklerin sakal bırakmadıklarını, ama uzun saç ve bıyıklarının olduğunu ve bazılarının çenelerinin altında küçük bir sakal bulunduğunu, savaşçı ve sert kişilikli olduklarını söylediğini, dillerinin de bilindiği kadarıyla Kıpçakça ya da Çuvaş lehçesi yani Türkçe olduğunu yazdığını görüyoruz.
Bu dil bugün Özerk Çuvaş Cumhuriyeti’nde (Volga ile Sura arasında) hâlâ konuşulmaktadır.
Günümüzde Çuvaşların, Hazar diline benzeyen bir dil kullanan Bulgarların torunları olduğuna inanılmaktadır.
Kesin olarak söyleyebileceğimiz tek şey, Hazarların “Türki” bir ulus olduğu ve V. yy. dolaylarında Asya steplerinden koparak Batıya yöneldikleridir. Büyük Selçuklu Devletinin kurucusu Selçuk Bey’in babası da bir Hazar komutanıdır.
Hazar Denizi’nin adı da bu devletten gelmektedir.
Bu sav kanıtlanırsa, Marx’tan, Einstein’e, Asimov’dan, Freud’dan Spielberg’e, Bob Dylan’dan Kafka’ya, Claude Levi-Strauss’dan Spinoza’ya, Rosa Luxemburg’dan Trotsky’e birçok Avrupalı Yahudinin atalarının Hazarlar olduğu sonucuna varılacaktır.
Rusçadaki “Kazak”, Macarcada “Hussar” kavramlarının savaşçı, atlı kişiler için kullanılması, Almanların “Ketzer” sözcüğünü imansız, yani Yahudi anlamında kullanmasından, Hazarların birçok Ortaçağ toplumunu ve dünya tarihini derinden etkilediği sonucunu çıkarabiliriz.
Her şeye karşın Hazar İmparatorluğu bir din devleti değildir. Bu yüzden dinsel niteliğinden çok büyük bir Türk devleti olarak değerlendirmemiz daha uygun olacaktır.
CEM BAYINDIR
23.09.2018
KAYNAKÇA:
Arthur Koestler-13. Kabile
İbni Fadlan Seyahatnamesi
Doğan Avcıoğlu -Türklerin Tarihi
Yusuf Akçura-Yeni Türk Devletinin Öncüleri 1928 yazılar
Yorum bırakın