Ömrü boyunca hakkında 250 dava açılan ve toplamda 6 yıl hapis yatan Aziz Nesin’in aldığı ilk ceza “Amerikan yardımı”nı eleştirdiği “Nereye Gidiyoruz” başlıklı 16 sayfalık kitapçık yüzündendir.
1945’te Sıkıyönetim Askeri Mahkemesine “milli menfaatlere aykırı yayın” gerekçesiyle 22 yıl hapis istemiyle açılmış bu dava sonucunda, 30 yaşındaki Nesin 10 ay hapis ve 4 ay 10 gün sürgün cezası almıştır.
Gözaltına alındığında, Aziz Nesin’i özel olarak sorgulayan emniyet müdürü sorar:
“Niçin yazdın bu kitapçığı?”
“Cumhuriyet gazetesinin birinci sayfasında ‘Amerika’nın hudutları Türkiye’den geçer’ diye büyük bir haber başlığı vardı. Bu başlık ve haber bir Türk yazarı olarak ulusal onuruma dokunduğu için yazdım.”
“Yani, Rus köpeği mi olalım Aziz Efendi?”
“Önce köpek olmamak ilk koşul. Birinin köpeği olduktan sonra ha Amerikan köpeği ha Rus köpeği, kim iyi beslerse onun köpeği olunup çıkılır.”
“Götürün bu adamı”
Sonrasında Aziz Nesin ceza alır, hapis yatar ve Bursa’ya sürgüne gönderilir…
Hakkındaki iddianameyi hazırlayan askeri savcı, yazıda suç unsuru bulunduğunu ve ayrıca, en az iki kişice de okunduğunun sabit olduğunu belirterek, bunun ağırlaştırıcı neden sayılması gerektiğini öne sürerek Nesin için “22 yıl hapis” isteminde bulunmuştu. Bundan sonrası ancak Aziz Nesin kitaplarında olabilecek olaylar içerir:
Yazıyı ikinci bir kişinin okuduğu mahkeme önünde kanıtlanamamış, savcının davet ettiği matbaa müdürü yazıyı okumadığını söylemiş, yargıcın sorgusunu, müdür, “matbaamda basılan yazıları okumaya kalksam ayda bir kitaptan fazlasını basamam ki” sözleriyle yanıtlamış ve bunun üzerine, yazıyı okuyan ikinci birini bulmak için, bu kez de, mürettip (dizgici) ve baskı makinesi operatörü mahkemeye çağrılmış onlar da, tüm ısrarlara karşın Nesin’in yazısını okumadıklarını söyleyince, Aziz Nesin, Türk Ceza Kanunu’nun -bugün yürürlükte olmayan- 161. maddesi hükmünce 10 ay hapis ve 4 ay 10 gün sürgünle cezalandırılmıştır.
Aziz Nesin, dava sırasında mahkeme önünde yaptığı savunmanın içeriğini şöyle özetler:
“Bir düşüncenin ulusal çıkarlara aykırı ya da uygun olduğu, o düşüncenin ortaya atıldığı dönemde herkesçe kolay anlaşılmaz. Bir düşüncenin topluma yararlı mı, zararlı mı olduğunun da herkesçe kesinlikle anlaşılması için üzerinden zaman geçmesi gerekir. Sizler, Amerikan yardımının Türkiye’ye yararlı olduğu düşüncesindeyken ben, yardım adı altında yurdumun sömürülebileceği düşüncesindeyim. Hangi düşüncenin doğru olduğunu zaman gösterecektir. Ancak doğruluğunu, yanlışlığını, yararını, zararını zamanın ortaya koyacağı bir düşünceden ötürü mahkûm olmamam gerekir.”
Bursa’da kaldığı sürgün günlerinde, Ulucami’de eski Türkçe dersleri vermiş, öğrencilerinin sayısı gün geçtikçe artmış, bazılarına Kur’an dersleri vermeye de başlamıştır. Ancak öğrenci velilerine, kimliği ile ilgili bilgi verilmesi üzerine bu işi elinden gidecektir. Bu ilginç olayı ondan dinleyelim:
“ Bir gün, Bursa’nın büyük kahvelerinden birinde oturuyordum. İçeri bir adam girdi.
‘Sayın baylar!’ diye başladı Sonra hokkabazlık numaraları gösterdi. Eline para alıyor, parayı kaş göz arasında kaybediyor. Sonra kaybolan parayı, sinek avlar gibi havada yakalıyor. Bir makara iplik yuttu. İplikleri burnundan çıkardı. Ağzında ateş yaktı. Türlü hüner gösterdi. Sonra şapkasını çıkarıp para toplamaya başladı.
İnsanın böyle bir marifeti olmalıymış. Ben işe yarar bir şey öğrenmemişim. Hokkabazlık nerede olsa geçiyor. İki-üç hokkabaz hüneri de bende olsa, çıksam orta yere, kahvede oturanlara:
‘Sayın baylar! Kıymetli zamanınızdan bir dakikanızı alacağım için özür dilerim’, diye başlasam, hünerlerimi göstersem, kasketime paraları doldursam kötü mü olurdu… Demek bir yazar, başına gelecek bütün belaları düşünüp, zamanında hokkabazlık öğrenmeliymiş.
Ardından tanıdığım kitapçıya gittim.
‘İngilizce ders verilir” diye bir kâğıda yazsam da, sizin dükkânın camına kâğıdı yapıştırsam, nasıl olur?
‘İş çıkmaz’, dedi.
‘Neden?’
‘Şimdi herkes İngilizce ders veriyor. Manav dükkânlarından, berber dükkânlarına kadar bak, hepsinin camında ‘İngilizce ders verilir’ diye kâğıtlar asılı. Ağaçlara duvarlara bile kâğıt asmışlar. İngilizce dersi bu hızla giderse, ders verenler dersi alanlardan çok olacak O zaman Türkçe ders verenlere iş çıkacak. En iyisi siz Türkçe dersi verin.’
Güldüm.
‘Şaka değil’, dedi, ‘şuraya ‘Eski Türkçe ders verilir’ diye bir kâğıt asalım, bak kaç kişi gelecek’
Dediğini yaptık. Bir hafta sonra dört öğrencim oldu. Bunlar onüç yaşında çocuklardı. Eski kitapları okumak isteyen gençlerden gelir sandım, çocuklar geldi.
Önce bir baba geldi:
‘Kur’an dersi verir misin?’ Dedi. Bu hiç de hesapta yoktu:
‘Veririm’, dedim. Adam çocuğunu göndermeden, önce beni Kur’an’dan bir imtihan etti. Vaktiyle hafız olduğumun, bir zaman gelip faydasını göreceğimi hiç ummamıştım. Kur’an talebeleri bir iken, iki, iki iken üç oldu.
Her sabah Ulucami’ye gidiyoruz. Talebelerime Kur’an dersini camide veriyorum. Talebeler sekize çıkınca, başıma bir iş gelecek diye korkmaya başladım. Çocuklarının iyi yetiştiğine memnun babalar, birbirlerine haber veriyorlar. Çocuklardan birinin babası bir gün:
‘Maşallah, çok çabuk öğretiyorsunuz, dedi. Bizim oğlana bir hoca ders veriyordu. Oğlan bir senede bu kadar öğrenmemişti’
Durum iyi. Hani içimden:
Sürgünden sonra da Bursa’da kalsam, bu Kur’an dersi hiç de fena değilmiş, diye geçiriyorum.
Bir sabah Ulucami’de bekledim. Talebelerimden hiçbiri gelmedi. Ertesi gün de gelmediler. Kitapçı arkadaşa gidip sordum. Kemküm ediyor, ağzından baklayı çıkarmıyor:
‘Hastalanmışlardır’, diyor.
Salgın hastalığına tutulmadılar ya bunlar… Hiçbiri gelmiyor. Bir daha talebelerim gelmedi. Sonradan öğrendim, talebelerden birinin babasına:
Oğlunuza kim Kur’an okutuyor? Diye sormuşlar.
‘Hafız Aziz’, demiş.
‘Hafız mı? Ne hafızı? Tam hafızı bulmuşsunuz maşallah…’
Ne olduğumuzu anlatmışlar
Bunu bana bir gün kahvede ahbap olduğum bir adam anlattı:
‘Ah kardeşim ah, dedi. İstanbul’dan buraya sürgün ediyorlarmış, burada hafız diye ortaya çıkıyorlarmış. Bu heriflerin girmediği kılık yok. Az kaldı, ben de çocuğumu gönderecektim. Öyle de güzel, çabuk öğretiyormuş ki… Az kaldı çocuğu zehirleyecektik… Böyle bir adamın Ulucami’de hafızlık edeceği kimin aklına gelir.’ ”
Gülmece yönünü bir yana bırakırsak, “Bursa Sürgünü” aslında Aziz Nesin’in tüm yaşamını alt üst eden bir dönemdir. Hüküm giydiği ve Bursa’da “sürgün” yaşadığı dönemde, İstanbul’da kalan eşi, biri 5, öteki 6 yaşlarında iki çocuğu çok büyük sıkıntılar yaşamış, aile düzeni bozulmuş, sonunda, evliliğinin yıkılacağı süreç başlamıştır.
Aziz Nesin’in, Bursa’da yaşadığı sürgün günlerinde başından geçenleri öyküleştirdiği “Bir Sürgünün Anıları” adlı yapıtı bu dönemi anlatır.
Türkiye’de, ülkesini seven tüm aydınların ödülü genellikle “cezaevleri” olur. 11 milyondan çok basılı kitabıyla belki de bu ülkede en çok okunan ve kitapları Batı dillerine en çok çevrilen yazarlardan olan Aziz Nesin yaşamı boyunca birçok kez yargılanmış, mahkemelerde neredeyse ömrünü geçirmiştir.
Askerlikten zimmet ve görevi kötüye kullanma suçlaması ile çıkartılan Aziz Nesin’in onlarca işle uğraştığını söylemişse de “askerlik” ve “yazarlık” işleri dışında hiçbirinden para kazanamamıştır. Bunların dışında askerden önce çobanlık; askerden sonra da Kur’an kursu hocalığı, bakkallık, gazete satıcılığı, kitapçılık, sendikacılık gibi işler de olmak üzere tam on iki işle uğraştığını söyler.
Bu işlerden sonra, Sedat Simavi’nin yanında çalışmış, “Karagöz Gazetesi”ni, sonra arkadaşı Tahsin Öztin’le birlikte “Yedi Gün”ü yönetmiş ardından da Tan Gazetesi’ne köşe yazarı olarak geçmiştir.
1946’da sonrası “Marko Paşa” adlı siyasal-gülmece dergisini, baskıların ardından “Malum Paşa”, “Merhum Paşa” ve “Ali Baba” adıyla yeni adlarla çıkarmayı sürdürmüştür. “Akbaba dergisi”, “Yeni Gazete”, “Akşam” ve “Günaydın” gibi yerlerde yazılar yazmıştır. 1956’da Kemal Tahir’le birlikte “Düşün Yayınevi”ni kurmuş, yönetmiş, 1962’de “Zübük” adlı bir dergi yayımlamıştır.
Aziz Nesin’in gerçek mesleği askerliktir. Üstelik askerlik karşıtı (anti-militarist) bir düşünceye sahipken bile askerliği sevdiğini söyler.
Onun askerliği sevme nedeni, 1937-38, savaş yıllarında; yürümesini, koşmasını, okumasını bile bilmeyen, çoğu, pek çoğu iki sene, üç sene, dört sene askerlik yapanların terhis olup giderlerken, birçok açıdan değişmiş, yeni şeyler öğrenmiş olduklarını, gelişimlerini görmesi ve bundan duyduğu gurur ve mutluluktur.
Askerlik süreci onun yazarlığına, yaşamına, yaşama bakış açısına katkı sağlamıştır. Aziz Nesin’in disiplinli, denetimli, dirençli, sabırlı yaşamının en büyük nedeni askerliktir. Bir insan soğukta, sıcakta, maddi ve tinsel anlamda en güç koşullara nasıl dayanabilir, nasıl disiplin içinde sürekli nasıl çalışabilir, acıya nasıl katlanabilir Aziz Nesin bunları askerlikte öğrenmiştir.
Aziz Nesin’in ömrü boyunca öykü, roman, şiir, oyun, günce, çocuk edebiyatı, masal, anı, gezi, söyleşi, çizgi roman, deneme hatta fotoroman gibi dallarda yüzlerce yapıt üretmiştir. Nesin bunu şöyle anlatıyor: “… Hep içimde yazabileceğim en iyi yapıtı yazamadığım duygusu vardır. Bir de korku vardır. Bu kadar yıllık yazarım, halâ bir öykü yazmak için, bir şiir yazmak için, bir deneme, bir roman yazmak için kâğıdın başına oturunca içime bir korku girer. Benim yazarlığım aşağı-yukarı 60 yıla yaklaşıyor, 54 yıl oldu. Profesyonel yazarlığım 54 yıl oldu, amatör yazarlığım çok daha fazla tabii. İçimde hep bir korku vardır, ya yazamazsam, ya bundan önceki çizgimi tutturamazsam diye.
Kendini hep aşmak zorundasın!
Kendini aşmak, ondan sonra kendini aşmak da yetmiyor, bu aşmanın dışında, yaşamın boyunca, diyelim 30 yıllık, 40 yıllık, 60 yıllık yazarsın, aynı çizgide kalmaman gerekiyor…”
Aziz Nesin polemikçi de bir yazardır. Birçok yazar, şair, yazar, siyasetçi ile girdiği tartışmalar bugün bile gündemdedir. Bundan kaynaklı olsa gerek ki, Türk yazınında yeterince bir Aziz Nesin eleştirisi, incelemesi bulunmamaktadır. Gerçekten de yüzlerce yapıt üreten ve yazın yaşamında üç devre olduğunu söyleyen sanatçı hakkında, incelemeciler, araştırmacılar, eleştirmenler, yazın tarihçileri yeterli ilgiyi göstermemişler, Aziz Nesin’e uzak ve soğuk kalmışlardır.
Yukarıda yazdığım gibi, disipline, dayanışmaya, örgütçü davranışa ve sıkı dostluklara eğilimli bir insan olmasına karşın, onun yazın örgütleri, yazın grupları, yazın ilişkilerinde sıkı bağ kurduğu söylenemez. Aziz Nesin, bunu da daha çok, zamanının olmaması, sürekli çalışmak ve para kazanmak zorunda olması, biraz da eli sıkı olması gibi nedenlere bağlar.
Kişisel ilişkilerinde de mesafeli bir duruşu olan yazarın artık tek geçim kaynağı “yazarlık” olacaktır. Hep yazarak, hep üreterek, hep daha iyi yazarak kazanmaya çalışmış, yazdıklarının hep daha iyisini yazacağını, her yeni yapıtında kendini biraz daha aşmayı temel ilke edinmiştir.
Aziz Nesin, ilk aşama olarak, gülmece öyküleri ve gülmece romanlarını görür. Masalları ise ikinci aşamasıdır. Bunlardan sonra ürettiği beş kitabındaki öyküleri ise üst aşama olarak değerlendirir.
Oyunlarının ise iki tür olduğunu belirtir. Sürekli, yapmak istediklerini geliştirmeyi, hep daha ileri ve güzel yazılar yazmak istediğini söyler.
Bir yandan, her gelen hükümetin baskısı, polis denetimi, ekonomik koşulların güçlüğü, siyasal ve dinsel baskılar, tehditler, tutuklamalar, gözaltılar, mahkemeler, hapisler Aziz Nesin’in üretkenliğini azaltamamıştır.
Aziz Nesin’de günlük yaşamdaki sıradan olaylar, toplumsal ve bireysel yaşanan olumsuzluklar büyük bir ustalıkla gülmece tadında verilir. Yine devletin kurumsal işleyişine ve bürokrasiye sert alaylar olur ve bunlardan gülünç ve gerçekçi öyküler çıkarır. Çok geniş okuyucu kitlesi bulunur ve bu tanınıp bilinirliği evrensel ölçütlere ulaşır.
Yazın dünyasında “gülmece” Aziz Nesin’den önce ve sonra diye ikiye ayrılır. Gerçekten de, çoğu kez gülmece, yazının önemsenmeyen, küçümsenen bir kolu gibiyken, Aziz Nesin bunu tümden parçalamış, bu katı anlayışın duvarlarını yıkmıştır.
Aziz Nesin için Cemal Süreya şöyle diyor: “… Sanırım, Aziz Nesin’in güldürünün ötesinde büyük bir kaygısı var: Değişen Türk toplumu içinde halkın yeni kurumları, yeni araçları, yeni düşünceleri nasıl karşıladığını, bunlar karşısındaki uyumsuzluklarını, sürtüşmelerini anlatmak. Dikkat edersek, gündelik hayatın en sıradan verileri onun öykülerinde hep böyle bir konum içinde beliriyor. Yine, sanırım, siyasal eğilimin azaldığı öykülerinde bu durumla daha sık karşılaşmaya başlıyoruz. Aziz Nesin öykü kişisini buna en elverişli kesimden seçecektir: İğreti bir kişi, bir küçük burjuvadır o; genellikle küçük memurdur, ya da esnaftan biri. Bir bela, bir yanlışlık, bir uyumsuzluk, her şey, öykünün içine atar onu. Rus mizahçısı Zosçenko’da (Mihail Mihayloviç Zoşçenko 1894-1958) da aynı öykücü tavrını görürüz. Nedir ki Zosçenko’da düğüm olaydan çok anlatımdadır, daha çok da kişilerin yanlış konuşmalarındadır. Bu yüzden onun öyküleri başka bir dile aktarıldığı zaman çok şey yitirebiliyor. Aziz Nesin’de ise olay da bütün ağırlığıyla ortadadır. Olayın tutarlı bir olguya bağlanması Aziz Nesin’in öykülerine Türk mizahı içinde benzersiz bir durum sağlıyor.”
Cemal Süreya bu yazıda şöyle sürdürüyor düşüncelerini: “…Aziz Nesin’inkiler dışında bir Rıfat Ilgaz’ın öyküleri var belli bir düzeyi tutturan. Ama Rıfat Ilgaz’ın da bu işi Aziz Nesin gibi ciddiye almadığı görülüyor. Bir mizah yazarı değil, güzel mizah öyküleri de yazan bir şair o…” (Politika, 26.2.1976)
Ancak yukarıda da belirttiğim gibi, Aziz Nesin muhalif yapısı, sert, acı ve doğru sözleri, siyasal ve toplumsal görüşlerinden dolayı dolayısıyla yaşamı boyunca hep denetim ve tehdit altında yaşadı, yargılandı, sürgün, hapis cezalarına çarptırıldı.
12 Eylül 1980 darbesine karşı duruşu, baskıcı rejime karşı cesur direnişi ve “Aydınlar Dilekçesi” adıyla yer alan, ölümlere ve işkencelere son verilmesi, hukuk düzeninin sağlanması için toplumsal bir karşı çıkışı örgütledi. Aleyhine hakaretlerde bulunan dönemin devlet başkanı Kenan Evren hakkında suç duyurusunda bulunmaktan, dava açmaktan çekinmedi.
Türkiye’nin bugünkü durumunu kırk-elli yıl önceden adım adım bilen Aziz Nesin, dine, inançlara değil, yobazlığa, din istismarına, köktendinciliğe karşıydı ve bunun büyük bir tehlike olduğu konusunda herkesi bıkmadan uyarmaya çalışırdı.
Ömrü, acılarla, üzüntülerle geçen bir gülmece ustasının yaşamından bir kesit vermeye çalıştım. Aziz Nesin’in ömrü boyunca inandıkları, savundukları, halkı, yurdu için her ne varsa bu uğurda kavgalar, tepkiler vermiş; yürekli, gizlisi saklısı olmayan, açık sözlü, sorumluluk sahibi bir Tük aydınıdır.
Yaşar Kemal’in deyişiyle “yedi kollu bir dev gibi, yedi yönde hem yazar, hem kişi olarak” dövüştü, izlendi, tutuklandı, yargılandı, sürgüne gönderildi, hapis yattı. Yalnızca yazdıkları da değil, hiç yazmadığı yazılar, bilmediği dillerden çeviriler, yabancı devlet büyüklerine hakaret, 6-7 Eylül olaylarının azmettirme gibi hiç ilgisiz, şaşılası, gülünç savlar yüzünden bile başına gelmeyen kalmamıştır.
Yukarıda anlattıklarımın ışığında, son günlerde, özellikle Aydınlık gazetesinde emekli bir askerin hele de “Sivas Katliamı” yıldönümünde başlattığı ve kaynak olarak da Cengiz Özakıncı’nın bir romanını kaynak gösterdiği “Aziz Nesin Tartışması” ile ilgili olarak kısaca şunu söylemek isterim:
Aziz Nesin bu ülkenin yetiştirdiği önemli bir Türk aydınıdır. Birçok askerden daha cesurdur. Ülkemizi birçok insandan çok daha iyi temsil etmiş, uluslararası ödüller kazanmıştır. Yazdığı yazıların, söylediği sözlerin arkasındadır. Baskılar, hapisler, sürgünler, acılar, yokluklar, haksızlıklara karşın dirençlidir, yüreklidir, geri adım atmamıştır. Evet, her aydın gibi onun da kimi zaman iç tutarsızlıkları, çelişkileri, kanıtlanmamış savları, hataları olabilir ama hiçbir kanıtı olmadan, onun Almanlara yaranmak ve Almanya’dan ödül almak için ülkesini kötülediğini, söylemediği sözleri söylediğini ileri sürmek hem yersiz, hem büyük bir ayıp, hem de büyük bir haksızlık ve büyük de bir iftiradır.
Türk gülmece yazınının en büyük ustasını kendi sözleri ile anarak bitirelim:
“Bırak olmasın mezar taşımız, bir okul bahçesine gömsünler bizi çocuklar koşsun üzerimizde…”
“Bir gün bu ülkenin başucuna bir not yanağına da bir öpücük kondurup gideceğim. Çok tatlı uyuyordun uyandırmaya kıyamadım diyeceğim.”
Saygıyla anıyorum.
CEM BAYINDIR
12.7.2018
Yorum bırakın