ÜVERCİNKA DERGİSİ 2018 HAZİRAN, 44. SAYISI:
AHMED ARİF
-Yokluğun, cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum, kapama gözlerini-
Tüm yaşamı boyunca, ön ve arka kapaklarıyla birlikte 90 sayfalık küçücük bir şiir kitabı yazıp da bu denli tanınmış, şiirleri ezberlenmiş, bestelenmiş, yazın tarihini etkilemiş bir başka ozan yoktur.
Kitaplığımızda, babamın kitapları arasında kırmızı-beyaz kapaklı “Hasretinden Prangalar Eskittim” yapıtıyla tanıdığım, yine Zülfü Livaneli’nin “Anadolu’yum Ben” adlı kasetinde okuduğu şiirlerle sesini duyduğum Ahmed Arif, Türk şiirinde kendine özgü dil ve şiir yapısı ile büyük yer edinmiştir.
Ortaokulda yazdığı ilk şiirlerinden başlayarak kendine özgü dili ve şiir yapısını yaşamının sonuna değin sürdüren Ahmed Arif bu dil ve söyleminden hiç ödün vermemiştir. Evet, kuşkusuz, onun şiirlerinde de Türk şiirini etkileyen Nazım Hikmet’in, Behçet Necatigil’in, Cahit Külebi’nin ya da başka ozanların etkisi olabilir. Ancak onu ayrı kılan, sürekli kusursuzu araması ve hep anayurdundan, halkından beslenmesidir.
Ahmed Arif, bölgesinin halk yazınından etkilenmiş, sözcük, tümce, deyim seçimleri, biçem, içerik, izlek yönleriyle apayrı bir ozan olarak değerlendirilmelidir. Yukarıda da söz ettiğim gibi, Ahmed Arif ilk günkü şiirinde belirlediği düzenin, şiir çizgisinin dışına hiç çıkmamıştır.
Ahmed Arif’in gençlik dönemlerinde Türkiye’deki en önemli ozan Nazım Hikmet’ten, etkilenilmemek olanaksızdır kuşkusuz. Yine Garip Akımının da doğduğu o dönemlerde birçok ozan bu kaynakların etkisi ve ağırlığı altında kalmışsa da, Ahmed Arif, Garip akımını hiç benimsememiş, Nazım’ın ise coşkuyla akan şiir ırmağından süzülüp gelen bir coşkun pınar gibi doğup, kendi şiirini oluşturmuş, kendi yatağında ilerlemiştir. Veysel Öngören ile söyleşisinde şöyle diyor Ahmed Arif:
“Lisede karaladığım mısralarda daha çok edebiyat öğretmenimize beğendirme çabası vardı. Yani biraz Haşim, biraz Tanpınar, biraz Tarancı ve çokça da acemilik… Bir süre sonra bu yazdıklarımın şiir olmadığına ve gerçek şiirin bu kadar kolay yazılmaması gerektiğine inandım. Öğretmenimin ısrarına rağmen bu inancım hiç sarsılmadı. O günler asıl yaygın moda, Orhan Veli gibi yazmaktı. Üstelik çok da kolay bir yoldu bu. Biraz yaradılış gereği, biraz da şiirin, gıdıklama, alay ve ucuz espri ile asla bağdaşmayacağına olan inancımdan, bu yola dönüp bakmadım bile. Yaratılış gereği dedim, buna yaşayış tarzı ve dünya görüşünü de katmak gerek. Orhan Veli olsun, çevresindekiler olsun, birer küçük burjuvaydılar. Hem de İstanbul burjuvası. Düşünce ve davranışları, kendilerine örnek seçtikleri Fransız şairlerinin paralelindeydi. Oysa ben Doğuluydum. “Az gelişmiş” değil, sömürülmek için kasıtlı olarak geri bırakılmış bir ülkenin, aşiret töreleriyle yetişmiş bir çocuğuydum. Sömürgeci Fransız toplumunun, bohemi, serseriliği ve gerçekten kaçma çabalarını kutsayan şairleri, elbette beni ırgalamazdı. Halkımın duygularına ve çıkarlarına yabancı ve aykırı olan bu moda akınından başka bir şiir akımı yok muydu? Vardı kuşkusuz. Nâzım diye bir okyanus vardı. Rıfat Ilgaz, A. Kadir, Suphi Taşhan ve Abdülkadir Demirkan gibi yürekli ağabeyler de vardı. Bunlar, hapiste ya da sürgündeydiler.
Şiire yeni başlamış devrimci bir delikanlının karşısına Nâzım’ı dikerseniz, çocuk ya paniğe kapılır ve ters akımların uydusu olur, yahut ezilir, kötü bir kopyacı kesilir. -Hidrojen bombasına karşı Kürt hançeri ne yapabilir?- Üniversitede ve mahpushanede bazı arkadaşlarım, “Nâzım’dan sonra şiir yazmak, boşuna bir gayret, hatta saygısızlık,” diyordu. Onlarla hiç tartışmadım, hep sustum. Çünkü dedikleri bir bakıma doğruydu. Ne var ki “Nâzım gibi şiir yazmak” ile “Nâzım’dan sonra şiir yazmak” arasında vatanımın dipsiz uçurumları gibi bir uçurum vardı. Elbette Nâzım’ı yahut başka bir ustayı budalaca izlemekle kimse şair olamazdı. Ama Nâzım’dan da, başka ustalardan da sonra şiir yazılacaktı. Yoksa Shakespeare’den sonra trajedi, Molière’den sonra komedi yazmak gerekmezdi. Nitekim, Dede Korkut, Yunus, Pir Sultan, Şeyh Galip ve Fuzuli gibi büyük ustalardan sonra da soylu şiirler yazılmıştı…”
Söyleşi Ahmed Arifin, şiir düşüncesini, şiir sanatındaki yolunu o günden kanıtlıyor. Çağdaşı ozanların şiirleri ile kıyaslandığında onun yazdıklarının hiçbirine benzemediğini görüyoruz. Onun şiirlerinin benzerlerini ararsak, yüzlerce yıl öncesinde, Karacaoğlan’da, Dadaloğlu’nda, Urfa, Diyarbakır halk türkülerinde, masallarında, ağıtlarında, deyimlerinde bulmamız olasıdır. Ahmed Arif yöresel kültüre sıkı sıkıya bağlı olmakla birlikte çağdaş bir ozandır. Adnan Binyazar’ın sözleriyle “iyi şairin ana kaynağı, yaşadığı ülkenin şiiridir. O oranda dünya şiirine de yabancı kalmamalıdır. Şair şairden öğrenmez, ama onun ne yaptığını bilir. Ahmed Arif, kimilerinin “yerel” diye nitelediği şiirlerini bu bilgiyle yazmıştır.”
Ahmed Arif, Veysel Öngören ile söyleşisinde böyle açıklıyor bunu:
“Sizin deyiminizle Türk şiirinde rastlanmayan etkin sözcükleri, ben evde, sokakta, işyerinde konuşurken de kullanırım. Cemal Süreya’nın Papirüs‘te beni anlattığı bir yazısında belirttiği gibi benim şiirim ile konuşmam arasındaki özdeşlik hemen hemen hiçbir şairde yoktur. Kısacası, halkımın canlı, elvan ve gürül gürül dilinden hiç kopmadım ki şiirimde kopayım, yozlaşıp, yabancılığa boğulayım.”
Cemal Süreya, yakın dostu Ahmed Arif şiirini anlatırken: “Ahmed Arif’in şiiri bir bakıma Nâzım Hikmet çizgisinde, daha doğrusu Nâzım Hikmet’in de bulunduğu çizgide gelişmiştir. Ama iki şair arasında büyük ayrılıklar var. Nâzım Hikmet, şehirlerin şairidir. Ovadan seslenir insanlara, büyük düzlüklerden. Ovada akan ‘büyük ve bereketli bir ırmak’ gibidir. Uygardır. Ahmed Arif ise dağları söylüyor. Uyrukluk tanımayan, yaşsız dağları ‘âsi’ dağları. Uzun ve tek bir ağıt gibidir onun şiiri. ‘Daha deniz görmemiş’ çocuklara adanmıştır. Kurdun kuşun arasında, yaban çiçekleri arasında söylenmiştir, bir hançer kabzasına işlenmiştir. Ama o ağıtta, bir yerde, birdenbire bir zafer şarkısına dönülecekmiş gibi bir umut (bir sanrı, daha doğrusu bir hırs), keskin bir parıltı vardır. Türkü söyleyerek çarpışan, yaralıyken de, arkadaşları için tarih özeti çıkaran, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillanın şiiridir. Karşı koymaktan çok, boyun eğmeyen bir doğa içinde. Büyük zenginliği ilkel bir katkısızlık olan atıcı, avcı bir doğa içinde.” der.
Yukarıda da söz ettiğim gibi, yöresellikte, gelenekten, halk yazınından yararlanan Ahmed Arif bana göre, ne “Garip” ne de “Nazım Hikmet” ne de bir başka akım etkisinde kalmış, tümüyle kendine özgü “çağdaş” bir yol izlemiştir. Ahmed Arif’in “Hasretinden Prangalar Eskittim”, yapıtı 1968 yılında yayımlanmış olsa da, şiirleri uzun yıllardan beri yazdığı, dergilerde çıkmış, dostları ve arkadaşına okumuş olduğu bilinen şiirlerdi. Yayımlandığı günden sonra yurdun her yerine ulaşmış, böylelikle, birçok ozanı ve Türk halkını derinden etkilemiş, en bilinen, en kolay kabul gören, ezberlenen şiirler olmuştur.
Gerçekten de, Ay Karanlık, Otuz Üç Kurşun, Rüstemo, Suskun, Adiloş Bebe gibi şiirleri öğrenciler, gençler, köylüler, işçiler, memurlar, aydınlar, gazeteciler, bilim insanları, devrimcilerin dilinde marşa dönüşmüş, kürsülerde, mitinglerde okunmaya başlamıştır. Onun gelenekten güç alarak yazdığı her şiiri devrimcidir de. Şiirlerinde hep eylem vardır, coşku vardır, umut vardır, yaşam vardır, namuslu olmak, dürüst olmak, onurlu olmak vardır. Veysel Öngören ile söyleşisinde bunu şöyle anlatır:
“Umutsuzluğa düşmek” ise bir devrimciye yasaktır. Cellat elinde işkencede ölüme bir soluk kalmışken bile. Yalnız yasak değil ayıptır da. Çünkü devrimcinin kendisi, insanlığın yarını ve umududur. Bir kural, bir ilkedir bu. Namussuzluğun, alçaklığın egemen olmadığı, soylu, güzel ve onurlu bir dünya, bu temel ilke üzerinde kurulur. Bu bayrak, yüreğime delikanlıyken çekildi. Şimdi kırkı aştım, her an daha zorlu bir rüzgâr ile atardamarımı doldurmakta:
Biz ki
Yarınıyız halkın,
Umudu, yüzakıyız,
Hıncı, namusu…
Şafakları,
Taa şafakları…
Hey canım,
Kalbim
Dinamit kuyusu…”
1927 Diyarbakır doğumlu, asıl adı Ahmed Önal olan Ahmed Arif yaşamı boyunca adaletten, ezilenden, güçsüzden, haktan ve halkından yana olmuş, onuru ve namusuyla yaşamış, sıkıntılar çekmiş, hapis yatmış, yazdıkları, yaptıklarıyla Türk Şiirinde haklı bir yer edinmiştir.
Birçok ozanın, yazarın yaşamını yitirdiği bu ay içinde, 2 Haziran 1991’de yitirdiğimiz Ahmed Arif’i saygıyla anıyor, yazımı onun eşsiz sözleriyle bitiriyorum:
“Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip…
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne – üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının…
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.
Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Her biri vazgeçilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,
Bir umudum sende,
Anlıyor musun?”
CEM BAYINDIR
1) Veysel Öngören, “Ahmed Arifle Bir Konuşma”, Ankara Birliği Dergisi, Mart 1970.
2) Adnan Binyazar, “Öfkenin ve İnceliklerin Şairi”, Yurdum Benim Şahdamarım, Eylül 2003.
3) Refik Durbaş, “Kalbim Dinamit Kuyusu Ahmed Arif Anlatıyor”, Cem Yayınevi, İstanbul 1990.
4) Cemal Süreya “Ahmed Arif Üzerine, Papirüs, Ocak 1969.
5) Ahmet Oktay, “Karanfil ve Pranga, Ahmed Arif’in Şiiri Üzerine Eleştirel Bir Çalışma” Ocak 1990
6) Ahmed Arif, “Hasretinden Prangalar Eskittim”, 1968
7) Ahmed Arif, “Leylim Leylim, Ahmed Arif’ten Leyla Erbil’e Mektuplar” Eylül 2013

Yorum bırakın