
“Biz bu sahalardan çekilelim, emin olun ki buralar daimi karışık ve iğtişaş (kargaşa) sahalar haline gelecektir.” ( II. Abdülhamid)
“Ey padişah-ı âlem, düşman mısın zekâya?
Erbâb-ı iktidarı gördün mü saldırırsın,
Asrında kaldı millet üstadsız, kitabsız,
Havf eylerim yakında Kur’an‘ı kaldırırsın.”
(Şair Eşref’in sanatçı ve yazarlara baskılar dönemine ilişkin yazdığı bir şiir)
“Ey şanlı avcı, tuzağını boşuna kurmadın!
Attın… ama yazık ki, yazıklar ki vuramadın!”
(Tevfik Fikret’in bir Ermeni saldırganın planladığı Abdülhamid suikastının başarısız olması olayına ilişkin “Avcı” şiiri)
“Düşürdün milletin en kahraman evlâdını ye’se…
Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun rûh-i İblis’e”
(Mehmet Akif Ersoy’un ağır sözler içeren “İstibdat” şiirinden)
Osmanlı padişahları içinde Fatih, Kanuni, Yavuz, Osman Bey, Murat Hüdavendigar, II. Mahmud hep ön planda olsa da 1876-1909 yılları arasında padişah olan Abdülhamid-i Sani yani II. Abdülhamid de özellikle tutucu (muhafazakâr) kesimde hep gündemde olan bir addır.
İlber Ortaylı’nın “son evrensel imparator” olarak nitelediği Sultan II. Abdülhamid gerçekten de imparatorluğunun en zorlu günlerinde devleti yönetmiş, Batı yanlısı yenilikler yapmış, devleti yaşatmak için uğraşmışsa da tüm hücreleri çökmüş bir bedeni ayağa kaldırmak ne denli olası ise II. Abdülhamid de ancak o denli başarılı olabilmiştir.
Döneminde, Ziraat Bankası, Emniyet Sandığı, endüstri meslek okulları, siyasal bilgiler Okulu (Mektebi Mülkiye), askersel okullar gibi çağdaş kurumların temellerini atmış ve çağdaşlaşma çabaları göstermiştir.
Bugün onun kimliği, kişiliğini özetlemek yanında “II. Abdülhamid döneminde hiç toprak yitirilmedi” söylencesi hakkında bir şeyler yazmak istiyorum.
1842 İstanbul doğumlu II. Abdülhamid, 1876’da padişah olmuş, 1909’da tahttan “İkinci Meşrutiyet” ile indirilmiş ve otuz üç yıl gibi çok uzun süre tahtta oturan bir padişah olmuştur.
Yeterli bir okul okumayıp eğitim almasa da, özellikle müziğe ilgili olan ve Batı müziğini iyi bilen II. Abdülhamid güzel piyano çalar ve besteler yapardı.
Binicilik ve yüzmede çok yetenekli olduğu, atalarından da Yavuz Sultan Selim’e aşırı özendiği söylenmektedir.
Yine “ağaç oymacılığı” işinde de bir usta sayılabilir.
Ömrü boyunca rahatlık görmeyen Sultan, iç ve dış bu birikmiş sorunları çözmeye uğraşmışsa da başarılı olamamıştır.
İlk zamanlarda tüm Meşrutiyetçi devlet adamlarına büyük yakınlık gösteren Abdülhamid, Mithat Paşa’yı sadrazam yapmış, Namık Kemal ile Ziya Paşa’yı da “Kanuni Esasi”yi hazırlamak üzere görevlendirmiştir.
Genelde devlet adamlarını Türklerden seçmeyen II. Abdülhamid daha çok azınlık halklardan görevlilerle çalışmıştır. Bunu, dönem şairi Eşref şöyle yerer:
“Lütfet de Padişahım Agop Paşa’yı sadrazam et,
Deninin yerine gelen de varsın bir deni olsun.
Sadaret mührünü vermek ger memnu ise Müslümana,
Yahudiden usandık bir zaman da Ermeni olsun”
Bir süre Dolmabahçe’de oturduktan sonra, kendi elleriyle çizerek “Yıldız Sarayı”nı yaptırmış, burası saraydan çok yüksek surlu dev bir “kale”ye benzemişti.
Saraya girdikten sonra, o Meşrutiyetçi, ilerici şehzade bir anda, amcası Sultan Abdülaziz’i tahtan indiren tüm ihtilalci devlet adamlarından birer birer öç almaya başlamış ve devrin en önemli adları “Mithat Paşa”, “Rüştü Paşa”, “Süleyman Paşa”, “Ziya Paşa”, “Namık Kemal” ağır zulümlere uğratılmışlardır.
Sultan II. Abdülhamid daha sonra çevresine devlet yönetiminde yetkin olmayan ama çok sadık adamları toplayıp, kendisine baş eğmiş (biat etmiş) yöneticilerden oluşmuş güçlü bir dönem kurmuştur.
O dönem serbest basın yok edilmiş, küçük nedenlerle gazeteler kapatılmış, kitap basımları denetim altına alınmış ve saplantı düzeyinde, uzaktan yakından padişahı ilgilendirebilecek tüm sözcükler üzeri çizilerek yayımlanabilmiştir.
Devlet kayıtlarına göre, padişahın sarayına devlet gelirlerinin 1/14’ü ayrılıyor görünse de, gerçekte sarayın tüm devlet gelirlerinin 1/7’sini harcadığı söyleniyordu. Bu gidişin sonunda, kaçınılmaz bir biçimde, Sadrazam Mahmut Nedim Paşa devletin iflasını ilan edecektir.
Yukarıda da söz ettiğim gibi, ciddi bir eğitimi olmayan padişah, hem etkileyici hem tutucu (muhafazakâr) tavırlarıyla ve din adamları aracılığıyla halkı içten bir biçimde kendine çekmeyi başarmıştır.
Toplumsal yaşamdaki olumsuzluklara, düşünce ve uygarlıkta geri düşülmesine, devletin günden güne zayıflamasına ve sorunlarla çevrilmesine karşın, çarşıda pazarda/alışverişte bir ucuzluk, halk arasında şanlı geçmişi ve kutsal değerleri okşayan bir düzen ve bir memnuniyet vardı.
Hatta Anadolu insanında, II. Abdülhamid’in peygamber döşeğinde oturduğuna ve yedi evliya gücünde olduğuna yönelik inanışlar olduğu da anlatılmaktadır.
Yabancı gazetelere paralar verilip, olumsuz haberler çıkması engellenir, içeride de lehe ve olumlu yazılar yazılması için sadık hizmetlerde bulunan yazar, çizer ve kişilere büyük yararlar (lütuflar) sağlanırdı.
Abdülhamid’in sık yaptığı işlerden biri de “Rusya” ve “Batı devletleri”ne meydan okumaktır.
Sultan, içeride ve dışarıda (İslam coğrafyası içinde), “halifelik” statüsünden de bolca yararlanırdı.
Padişahlığının ilk yıllarında uzak camilere giden II. Abdülhamid sonradan sarayının kapısına yaptırdığı “Hamidiye Camisi”nden başka camiye gitmemeye başlamıştır.
II. Abdülhamid’de atalarından kalan bazı yönler olduğunu, eğitimi olmasa da siyasal zekâya sahip biri olduğunu ve devleti-halkı kendi çevresinde toplamaya, toparlamaya çalıştığını, saltanatını korumak için olağanüstü çaba harcadığını söylemek gerekir.
Çağdaşı Şair Eşref’in onun döneminde büyük toprak yitimleriyle ilgili bir şiiri şöyledir:
“Vatandan yer verildikçe eğer caizse gaazilik,
Cihanda padişahım gaaziyanın ser-firazısın
Cülusundan beri çok memleket, millet feda ettin,
Bu surette değil bir kerre, sen bin kerre gaazisin.”
Şimdi de Osmanlı tarihinde 1876-1909 arasındaki toprak yitimlerine bakalım:
*1878’de imzalanan Berlin Antlaşması’yla “Bulgaristan Prensliği” kuruldu.
*Bulgaristan’ın devlet olma yolundaki en önemli adım atıldı.
1878 yılındaki bu Berlin Antlaşması’yla “Sırbistan”, “Romanya” ve “Karadağ” bağımsızlıklarına kavuştu.
*Aynı antlaşmayla “Bosna Hersek”in yönetimi geçici olarak Avusturya’ya bırakıldı.
*”Kars”, “Ardahan”, “Batum” Rusya’ya geçti, “Tesalya” Yunanistan’a verildi.
*Berlin Antlaşması’ndan sonra Rusya tehdidine karşı, “Kıbrıs”, İngiltere’ye üs kurmak amacıyla bırakıldı.
*Böylece, bir tek kurşun bile atmadan İngiltere hem “Doğu Akdeniz”i hem de “Süveyş Kanalı”nı denetimine alacak bir olanağa kavuştu.
*Bundan sonra “Kıbrıs” bir daha geri gelmedi.
*”Tunus”, 1881’de Fransa tarafından işgal edildi.
Dışarıdan ve içeriden tefeci tüccarlardan büyük borçlar alınmak zorunda kalan ve memurlara 6-7 ay aylık ödeyebilen II. Abdülhamid borçlarla baş edemedi ve 1881’de “Düyunu Umumiye İdaresi” kuruldu.
*Bu Osmanlı İmparatorluğunun tüm ekonomisini, vergi gelirlerini toplamayı bile yabancılara teslim etmesi devletin parasal iflası demekti.
*”Mısır”, 1882’de İngiltere tarafından ele geçirildi.
*1885’te “Doğu Rumeli” elden çıkarak, Bulgar Devleti ile birleşti.
*1897’de Yunanistan ile imzalanan İstanbul Antlaşması ile “Girit”e özerklik verilerek, yönetim de bir Yunan prense bırakıldı. Böylece “Girit” de elden çıktı.
*1909 yılında, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra “Bulgaristan”, bağımsızlığını ilan etti.
*”Bosna-Hersek”, Avusturya; “Girit” de Yunanistan tarafından işgal edildi.
*Türk ordusunu ve silahlarını çağdaşlaştırma ve yenileme, karşılığında “Filistin”de yaşayan yerli ve yabancı Yahudilerin toprak satın almalarına da izin verilmiştir.
Şair Eşref hem toprak yitim hem de baskı dönemini yeren bir şiirinde şöyle der:
“Padişahım, bir dirahta döndü kim güya vatan.
Daima bir baltadan bir şahı hali kalmıyor.
Gam değil amma bu mülkün böyle elden gitmesi,
Gitgide zulm etmeye elde ahali kalmıyor”
1 milyon 592 bin 806 km2 yani bugünkü Türkiye’nin yaklaşık iki katı toprağın yittiği bu dönemin, tüm tarih kitaplarımızda gün gün, yıl yıl yazan bu tarihlerin, Osmanlı Devleti’nin en çok toprak yitirdiği ve yıkılmaya en hızlı giden dönem olduğu açıktır.
Onun devleti ve saltanatı koruma çabalarına ve yeniliklere onay veren tutumuna karşın, II. Abdülhamid dönemi, siyasal, askersel ve dış politikada başarısızlıkları yoğun, kişisel servet peşinde koşan yöneticiler ile anılan, devletin demiryolu, hazine, eğitim, denizcilik, maliye vb kısaca tüm kaynaklarının Avrupalı yayılmacı (emperyalist) şirketlere teslim edildiği acılı bir dönemdir.
“Türkiye Cumhuriyeti” II. Abdülhamid döneminin “Düyunu Umumiye”sine olan borcun son taksitini, ilk dış borcun alınmasından neredeyse yüz yıl sonra, 1954 yılında ödeyebilmiş ve borcu bitirmiştir.
Yıkımın iyice hızlandığı (15-20 yıl bile sürmeden de 1918 Mondros ve 1920’de Sevr ile tümden çöktüğü) dönemin bugün bile “başarı dönemi” biçiminde anlatılması hem o dönemki halkın gözünde oluşturulmuş algı (kanı, kanaat) hem de Cumhuriyet ve Atatürk karşıtı başta Necip Fazıl gibi yazarların ve bugünkü fesli, püsküllü ve pek derin sözde tarihçilerin, Atatürk ve çağdaş cumhuriyetin karşısına halkın dinsel kaygılarla reddedemeyeceği tutucu (muhafazakâr), güçlü ve dinsel sıfatı olan (halife) bir figür koyabilme çabalarıdır.
Cem BAYINDIR
KAYNAKÇA:
İlkokul, Ortaokul, Lise vb tarih atlasları
Osmanlı Tarihi Kronolojisi
Osmanlı Padişahları -Vasfi Mahir Kocatürk
Osmanlı Tarihi -İ. Hakkı Uzunçarşılı
Osmanlı Tarihinin Panoraması — Reşad Ekrem Koçu
Osmanlı Padişahları — Reşad Ekrem Koçu
Abdülhamid ve Gizli Siyaseti -Ziya Şakir
Sultan II. Abdülhamid -Vahdettin Engin
Abdülhamid’in Yöneticilik Sırları-Günü Kurtarma Sanatı -Adnan Nur Baykal
II. Abdülhamid’den Cumhuriyete Miras -Yusuf Tekin
II. Abdülhamid’de Yanılanlar -Adem Çevik
II. Abdülhamid’in Zamanı ve Şahsiyeti -Yılmaz Öztuna
İstibdat Masharalıkları, Mehmed İhsan- Ahmet Bayındır
Hicivler- Şair Eşref, Bilgi Yayınları 1955, Cevdet Kudret.
Abdülhamit Merakı- Sina Akşin.
Yorum bırakın