Cem Bayindir
-Kuvayı Milliye’nin dinsiz olduğu yolunda propaganda İstiklal Harbi’ni tehdit eden en zehirli ve alçakça propaganda idi-
(Kazım Karabekir)
**********
Başlamadan önce Söylev’in (Nutuk) ilgili bölümünü okuyalım:
1- Tanrı’nın yardımıyla Nisanın 23. günü, cuma namazından sonra Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılacaktır.
2- Yurdun bağımsızlığı, yüce halifelik ve padişahlığın kurtarılması gibi en önemli ve ölüm kalımla ilgili görevleri yapacak olan bu Büyük Millet Meclisi’nin açılış gününü cumaya rastlatmakla o günün kutsallığının bize verdiği güçle tüm sayın milletvekilleriyle birlikte kutsal Hacıbayram Camii’nde cuma namazı kılınarak Kuran’ın ve namazın nurlarından ışık alınacak ve güç kazanılacaktır.
Namazdan sonra Peygamberimizin kutlu sakalı ve kutsal sancak alınarak meclisin toplanacağı özel yere gidilecektir.
Toplantı yerine gidilmeden önce, bir dua okunarak kurbanlar kesilecektir. Bu törende, camiden başlayarak, meclise değin. Kolordu Komutanlığı’nca askerî birliklerle özel tören düzeni alınacaktır.
3- Açılış gününün kutsallığını artırmak için il merkezinde vali beyefendi hazretlerinin düzenleyeceği üzere, hatim indirilmeye ve Buharî okunmaya şimdiden başlanacak ve hatmin son bölümleri uğur için cuma günü namazdan sonra meclisin toplantı yeri önünde okunup bitirilecektir.
4- Kutsal ve yaralı yurdumuzun her köşesinde, yukarıda belirtildiği gibi, şimdiden hatim indirmeye ve Buharî okunmaya başlanacak; cuma günü ezandan önce minarelerde sala verilecek; hutbe okunurken, halifemiz ve padişahımız efendimiz hazretlerinin kutlu (mübarek) adı anıldığı sırada, kendisinin, ülkesinin ve bütün uyruklarının bir an önce kurtulmaları ve mutluluğa ermeleri için ayrıca dua edilecek; cuma namazı kılındıktan sonra da, hatim tamamlanarak yüce halifelik ve padişahlığın ve bütün yurt parçalarının kurtarılması amacıyla yapılan ulusal çalışmaların önemini ve kutsallığını ve her yurttaşın, kendi vekillerinden oluşmuş bulunan Büyük Millet Meclisi’nce verilecek yurt ödevlerini yapmak zorunda olduğunu anlatan dinsel söylevler verilecektir.
Daha sonra, halife ve padişahımızın, din ve devletimizin, yurdumuzun, ulusumuzun kurtuluşu, esenliği ve bağımsızlığı için dua edilecektir.
Bu dinsel ve yurtsal (vatanî) tören yapıldıktan ve camilerden çıkıldıktan sonra, Osmanlı ülkesinin her yerinde, hükümet konağına gidilerek, meclisin açılışından dolayı resmî kutlamalarda bulunulacaktır.
Her yerde, cuma namazından önce, uygun bir biçimde “mevlit” okunacaktır.
5- Bu bildirimin hemen yayılması için her araca başvurulacak ve tez elden en sapa köylere, en küçük birliklere, yurttaki bütün örgütlere ve kurumlara ulaştırılması sağlanacaktır.
Ayrıca büyük kâğıtlara yazılıp her yerde asılacak ve yapılabilen yerlerde bastırılıp çoğaltılarak parasız dağıtılacaktır.
6- Ulu Tanrı’dan tam başarıya ulaştırmasını yakarırız (dua ederiz).
Temsilciler Kurulu adına Mustafa Kemal.
**********
22 Nisan 1920 günü de, “Dakika geciktirilmeyecek” kaydıyla yurda şu bildirimi yaydım:
“Tanrı’nın yardımıyla Nisanın 23. cuma günü Büyük Millet Meclisi açılarak çalışmaya başlayacağından, o günden sonra bütün sivil ve askerî makamların ve bütün ulusun emir alacağı yer, adı geçen meclis olacaktır.”
Temsilciler Kurulu adına Mustafa Kemal”
*************
Atatürk’ün yukarıdaki sözlerini görüyorsunuz.
Dinsel konular daha çok din bilginlerinin (ilahiyatçıların) işi olsa da -artık çoğu siyasetle uğraştığından-, onlar denli yetkin olmasam da, öncelikle şunu söylemek isterim:
“Ulusal Egemenlik” bizim dinimize de kültürümüze de geçmişimize de aykırı bir ilke değildir.
Bu konuda, kutsal kitabımızda kişiler egemenliğinden ilkeler egemenliğine geçişin devrimini yapan onlarca ayet vardır ama bunların ikisi bu gerçeği tam açıklar:
“Muhammed bir elçiden başkası değildir. Ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. O ölse ya da öldürülseydi ökçeleriniz üzerine gerisin geri mi dönecektiniz!
İki ökçesi üzerine gerisin geri dönen, Allah’a hiçbir biçimde zarar veremez. Allah, şükredenleri ödüllendirecektir.”
(Âli İmran 144.)
“Rabbinizden size indirilene uyun; O’nun berisinden birtakım velilerin ardına düşmeyin. Siz ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!”
(A’raf 3)
Dikkat edilirse burada “peygamber” değil ona “indirilen buyruklar” yani “ilkeler” gösterilmekte.
İşte dinin de belki en önemli koşullarından biri budur.
Geleneksel Emevi dininden çok ayrı bir şey olan bu durum, peygamberin kişiliğini değil, temsil ettiği ilkeleri yücelterek, -kim olursa olsun- kişilerin değil, ilkelerin öne çıkarılması gerektiğine vurgu yapmaktadır.
Bu, hukuk ve uygarlık tarihinin büyük devrimlerinden biridir.
İslam tarihine de bakacak olursak, Peygamber’in ölümüne inanmayan Araplar ve hatta Ömer “Peygamber ölmemiştir, o ölmez” demişler ve önemli dinsel kişilik Ömer bile acısının etkisiyle kılıcını çekmiş ve “Peygamber öldü diyenin kafasını uçururum” diye bağırmaya başlamış, bunun üzerine, Ebubekir yukarıdaki ilk ayeti okumuş ve “Ey halk! Muhammed’e tapan bilsin ki Muhammed ölmüştür. Allah’a tapan ise bilmelidir ki Allah ezeli ve ebedi diridir.” demiştir.
Bunu dönemimizin hukuk diline çevirirsek, “egemen güç hukukun ilkeleridir” düşüncesine varırız.
Çağdaş hukuk anlayışının birleştiği bu değerlendirme inananlara yüzyıllarca önce bildirilmiştir.
Bugün için egemenlik, artık kişinin ya da kişilerin değildir, olmamalıdır da.
Yönetenler, geçici süreyle görevli kişilerdir.
Günümüzün hukuk devleti kavramı da sonuçta, kişiler yerine ilkelere öncelik demektir.
Ne yazık ki, Doğu toplumları ve Türk toplumu da, buna yüzyıllarca uzak tutulmuşlar ve ilkeleri değil, kişileri izlemeyi din sanmayı sürdürmüşlerdir.
Bunun en yıkıcı sonucu, evrenselliğe, evrensel değerlere yükselememek, ruhsal ve maddesel dünyada kişi güdümüne bağımlılığı sürdürmektir.
Bu yapı, yani Emevi anlayışı, olayların sorgulanmasına, “neden” ve “niçin” gibi akla dayanan sorulara olanak vermemektedir.
Bu da yaratıcılığın, yeni düşüncelerin baş düşmanı olan taklitçiliği getirmekte olup, İslam dünyasının 600-700 yıldır karanlıkta kalmasının en büyük nedenidir.
İşte bu yüzden “Egemenlik kayıtsız koşulsuz milletindir” sözü Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın ve Anadolu devriminin en temel ilkesi sayılır.
Bir gün doğu toplumları aydınlanacaklarsa, o aydınlanmaya araç olabilecek temel ilke de budur.
Bugün din üzerinden siyaset yapanların sömürdüğü geleneksel dinsel anlayış yani dinin saltanat aracı yapılmasının İslam tarihindeki ilk örnekleri Emevilerdir.
Onların ardılı olan bugünkü siyaset dinciliği, tüm Orta Doğu’nun mazlum ve mağdur halklarının yazgılarını karartmayı sürdürmektedir.
23 Nisan 1920’de Gazi Mustafa Kemal Atatürk, yerleştirdiği ulusal egemenlik ilke ve kavramıyla, “din”i değil, din adına boynumuza pranga gibi vurulan engelleri yıkmıştır.
Atatürk’ün yıktığı bu “akıl ve din dışı” kuralları, bugün bile “din” diye taşıyan toplumların durumları hepimizin gözleri önünde.
Bunlar, “Allah’ın egemenliği’ diye diye, Batılı güçlerin egemenliğine girmiş olup, bugün bile bunun ayırdında olmayan Orta Doğu toplumlarıdır.
Tüm dünyadaki mazlum toplumlara en büyük sistem Atatürk’ün “parlamenter cumhuriyet” sistemidir, “hukuk”tur, “anayasal düzen”dir.
Hukuk devletinin de olmazsa olmazı “laiklik”tir.
Hukuk devleti olmayınca da Orta Doğu ülkelerinden görüleceği üzere ortada gerçek anlamda “din” de kalmaz.
Türkiye’de çağdaş bilisizlik (cehalet) bir bulaşıcı hastalık gibi bilim ve bilgi düşmanı odaklar tarafından toplum düşüncesini sararak ciddi boyutlar kazanıyor.
Bu bilerek yapıldığından, toplumun bir bölümünün ve gençlerin beyinlerini kemiriyor.
Okumuşların bir bölümünde de bundan kaynaklanan, düşünme ve sorgulama yetersizliği var.
Türkiye’nin sözde aydınları ve siyasal dincileri yepyeni tarihsel ve toplumsal bir kuram için çöp kutularından araç gereç toplayarak tarihsel senaryolar yazıp, insanlarımızı etkiliyorlar:
* “Sultan Vahdettin Kurtuluş Savaşını başlattı ve Atatürk’e para verdi.”
* “Samsun’a Atatürk çıkmadı”,
* “Erzurum Kongresi’ne, Sivas Kongresi’ne olmadı”
* “Mustafa Kemal, Yunan savaşları yapılırken Çankaya’daki evindeydi.”
* “İnönü Savaşları olmadı”
* “Yunan adaları bize verilmesine karşın kabul etmedik.”
* “Musul ve Kerkük bize verilmişti bilerek almadık”
* “1919-1923 arasında Kurtuluş Savaşı diye bir şey olmadı”.
* “Lozan’da 3 milyon km2 toprağımız 780 bin km2’ye düştü”
Gördüğünüz üzere uyduruk düşüncelerle Cumhuriyet düşmanlarının yazdıkları fesli ve derin tarih (!) ile bugünlere geldik.
Bu kişilerin Cumhuriyet’le hesaplaşması, Cumhuriyetle başlamış ve 1950’lerden sonra güçlenerek bugünlere gelmiştir.
Şimdilerde de uyduruk senaryolar ile yeni “Osmanlıcı” bir düşünce geliştirmeye koyuldular.
Bilindiği üzere Roma imparatorları da halkı uyutmak için eğlence üzerine eğlence düzenlerlerdi.
Dünyanın tüm Müslüman ülkelerinin köle ve sömürge olduğu yayılmacı (emperyalist) dönemde, Müslüman bir topluma çok güçlü ve bağımsız devlet kurduran evrensel lidere saldıranları sık görüyoruz.
Kaldı ki bunlar birkaç yıl önce İstiklal marşı okuyanı, Türk bayrağına sahip çıkanı, TC tabelalarını, Türk Milleti sözünü hor görüyorlardı.
1922 yılında “Time” dergisinin kapağında ulusal lider Mustafa Kemal’in resmi onun tüm İslam dünyasına cesaret veren tek evrensel kahraman olduğunun kanıtıdır.
Türkler, -yüzyıllar sonra- kendilerine karşı Balkan toplumlarının bağımsızlık savaşımlarına girmesi, Rusların Ayastefanos (Yeşilköy), Bulgarların Çatalca’ya geldikleri, Doğu illeri Rusların eline geçip Ermeniler Ruslarla birlikte savaşan kıtalar kurdukları ve Araplar İngilizlerle bir olduklarında “Türk” olduklarını anımsamışlardı.
Bir zamanlar da, pek çoğu için “İstanbul” ve “hilafet”, “ulus” ve “Anadolu”dan kuramsal olarak daha önemliydi.
Birçoğu İstanbul’un işgali, Güney Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’nun İtalyan ve Fransızlar, İzmir’in Yunanlılar tarafından işgalinden sonra Türk ulusunun ve Türkiye’nin ayırdına vardı.
Tarih kitaplarında, Yunanlar büyük güçlerle saldırıya geçtikleri zaman bizim Balıkesir cephesindeki milis kuvvetlerinin bir kilometreye birkaç er düşecek kadar az olduğunu; halkın ve askerlerin yürek güçlerinin (maneviyatının) bozulmaması için doğudan “Yeşil Ordu”nun geleceğini söyleye söyleye, sonunda herkesin bu türden beklentilere girdiğini, bunlara inandığını yazıyor.
Yine Mehmet Akif, İsmail Hakkı Sevük, Falih Rıfkı Atay, Halide Edip gibi yazarlar toplumda her ruhu bir karamsarlık (yeis), her beyni bir umutsuzluğun kapladığını yazarak her dudaktan şu tümcenin döküldüğünü söylüyorlar :
“Artık bu millet yaşamaz”
Gerçekten de o dönemde yüzyılların verdiği yenilgiler, hezimetler tarihimizin en acı ve en kötü günleridir.
Yüzyıllarca savaşlarda toprağımız, servetimiz, insanımız, nüfusumuz, gücümüz erimiştir.
Ama belki de bunlardan daha kötüsü toplumun “yaşamak” ya da “gelecek” umudunu” yitirmesiydi.
Artık Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra tüm toplum umudunu yitirmiş ve “bu millet artık yaşamaz” diyordu.
Atatürk bize göstermiştir ki, bu halkın ruhunda nereden geldiği belli olmayan gizemli-büyülü bir yaşam kaynağı var.
Bugün de tüm olumsuzluklara karşın bu toplumda sorgulama yapabilen, düşünebilen, Türkiye Cumhuriyeti diye bir devletin yurttaşı olmaktan onur duyan on milyonlar olduğunu görmek umut verici. Her olumsuzluğa, kara propagandaya karşın seçim sonuçları bunu gösteriyor…
Hepimizin ve çocuklarımızın “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” kutlu olsun…
CEM BAYINDIR
KAYNAKÇA:
1- Söylev- Mustafa Kemal Atatürk
2- Kur’an Penceresinden Kurtuluş Savaşına Bakış-
Yaşar Nuri Öztürk
3- O Zamanlar- İsmail Habib Sevük
4- Türkiye’nin Bağımsızlık Tarihi- Doğan Kuban
5- Tek Adam- Şevket Süreyya Aydemir
6- İstiklal Harbi ve Anadolu- Mehmet Turgut Argun
7- Babam Mehmet Akif Ersoy- Emin Akif Ersoy
8- Modern Türkiye’nin Doğuşu- Bernard Lewis
9- Kurtuluş Savaşı Öyküleri- Zeki Sarıhan
10- Prof. Dr. Ramazan Demir’in İnternet Yazıları
Yorum bırakın