KEBAN VE KEMALİYE (EĞİN)

15.07.2017 Tarihli Keban Gazetesi Yazısı:

20863364_10156182201263812_5666803651841734573_o
Her yıl mayıs haziran aylarında Kemaliye’de büyük bir şenlik yapılıyor.

Kemaliye’ye ilk kez, 2005 yılında, daha deremizin suyu çalınmamışken, dere kıyısında, Seftil eteklerindeki bahçemizde yani Keban’da kısa bir zaman geçirdikten sonra gitmiştim.

O bahar gününde, ilk kez gittiğim yüz yirmi km’lik yolun dönemeçleri bitmek bilmedi. Her dönemecin ardından bu sonuncu diye bakındığımda ardının gelmediğini görüyordum.
İlk olarak gözüme ilişen, aşağılarda Keban’da Murat ile birleşerek “Fırat” olacak Karasu’nun o anlatılmaz güzelliği oldu. Yeşil ve mavi ayrılmaz bir bütün bu yol üzerinde.

Munzur dağları, Fırat kıyısı, Divriği dağlıkları, Eğin’in anlatılmaz konumu gören herkesi etkiliyor olmalı.

Kemaliye ya da öteki adıyla Eğin, bizim Seftil’den de büyük dağların eteklerine dizilmiş altından akan Karasu (Fırat) kıyılarında kurulmuş çok eski bir kent. Büyük camileri, kiliseleri, çeşmeleri, ahşap evleri, yüksek ağaçlarıyla, kentin çevresel ve tarihsel özelliklerinin korunması, çevre kirliliğinin azlığı bize çok önemli şeyler öğretiyor.

Kendilerine özgü ev yapıları, üst kısımlarda eski anlatımıyla “şehnişin” türü sokak çıkıntıları, alt katları, güzel ahşap süslemeleri ve yalın kerpiçli görünüşü ve benzer biçimde dükkânları ve güzel derli toplu, üstelik yakın zamanda büyük bir yangın geçirmiş bir çarşısı var.

Yeni yapılan evler bile eski evlerden ayırt edilmiyor. Ahşap ustalığı sürüyor Eğin’de.
Mezarlıklardaki eski taşlarda 1700’lü 1800’lü yılları rahatlıkla görüyorken bizde bırakın azınlık mezarlarını, din büyüklerinin mezarlarının bile parçalanarak içinde ahmak bir düşünce ile define arandığını anımsıyoruz.

Birçok Kebanlının atalarının mezarları şimdiki Fevzi Çakmak İlkokulunun alt yolunda kaldı. İster Müslüman ister başka inançtan olsun tüm mezarlıklara, canlı insana saygı gösterilir gibi bakmak, özen göstermek gerekirdi oysa.

Eğin’de çeşmeler, yazıtlarıyla birlikte korunmuş ve insanlar buna büyük özen gösteriyorlar. Evlere bilinçsiz çivi bile çakılmıyor.

Halk bilinçli, kentte birçok yayın var, birçok dergi ve gazete çıkıyor. Ulusal düzeyde şenlikleri var.

Akkoyunlu, Osmanlı kültürünün etkileyiciliğinin yanında Ermeni, Rum azınlıkların yapı kültürü de korunmuş… Kentte beton yapı yasak. Eğin, UNESCO’nun kültür mirası ilan ettiği bir yer olmayı hak ediyor.
Oysa, bizim ilçemiz Keban, en yakın kente 140 km uzak olan Eğin’e göre, bağlı olduğu kent Elazığ’a yalnızca 45 km uzakta. Üstelik Eğin’de olmayan büyük bir maden kültürü, geçmişi var.

Fırat, Keban’a daha çok olanak sunmuş. Toprağı Eğin’den çok daha fazla. Eğin’in en düz yerleşim yeri neredeyse bizim Seftil Dağı gibi.
Ancak geçmişimizi, tarihimizi, ekonomimizi, kültürümüzü, geleneklerimizi, coğrafyamızı, kaynaklarımızı koruyamadık. Elimizdekilerin değerini bilemedik.

Örneğin bir zamanlar Dadı Rıza(Oğuz) , Hayat (Yıldırım) ve Pakize(Özdem) Ablaların, Kırıkçı Bekir (Kadir Oğuz) Oğuz Ailesinin yaşadığı sokak çok özgün bir özellik taşıyordu. İstesek şu anda bile özgünlüğünü koruyabiliriz.

Ama sanıyorum bu sokağın sonu da bizim yiten giden sokaklar, tarihsel yapılar, evler, çeşmeler gibi olacak.

Bu arada Keban’ın kent dokusuna uygun, taştan duvarlı, ahşap pencereli ve sağlam tek yapının rahmetli Ömer Hoca’nın (Özer) evi olduğunu da belirtelim. Umarım korunur.

Keban çevresine göre yaralı bir tarih ve doğa kenti, gittikçe de köyleşiyor, köylüleşiyor. Buradaki “köylü” sözcüğünü aşağılayıcı anlamda değil kent kültürü kazanamama anlamında kullanıyorum.

Söz ettiğim, “köylülük”, bu anlamda uygarlıktan uzaklığı içerir. İnsanın var oluşundan bu yana yaşam savaşımında geliştirilmiş tüm evrensel değerlere uzaklıktır aynı zamanda.

Anadolu Selçukluları, Osmanlı paşaları, Türkler, azınlıklar, binlerce yıl yaşamışlar ama hiçbir bırakıta (miras) yeterince önem vermiyor, anlamını kavrayamıyoruz.

Son günlerde moda olmuş yapaydan bir Osmanlıcılık var ama yalnızca hamaset içeren boş sözlerle dolu.

Camimizde ne paşalar dini görevlerini yapmış, tapınılmış, kilisede ne ayinler yapılmış, mağaralarda, kalhanelerde ne insanlar çalışmış, çarşılarda ne tüccarlar ticaret yapmış…

Cami tavanının kurşununun söküldüğünü, başka bir dine özgü olsa da kutsal sayılması gereken, Keban merkezinde ayakta duran kilisenin bir duvarından soba borusu çıkarıldığı ve isten kapkara olmuş duvarının boru açmak için delindiğini görünce, en kutsal yer olan camisini ve çeşmesini parçalayanlara kızmaya hakkımız yok gibi geliyor.

Keban’da dinlenme, huzur bulma için Fırat kıyıları birebir. Bazı yerler söğüt ve başka ağaçlarla yeşillendirilmiş ise de çoğu yeri çırılçıplak.

Aslında Fırat insana binlerce yıldır, bolluk ve bereket veren bir ırmak. Yıkık, bakımsız biçimiyle bile güzel anılar, etkileyici bir yön bırakan özelliği var.

Bir zamanlar burada, sadrazamlar, paşalar, madenciler, askerler, ağalar, her dinden din görevlileri, altın, gümüş, kurşun tüccarları, evleri, konakları, dükkânları, maden evleri, bahçeleri, kayıkları, yeşilliği ile bir başka yaşam varmış bu yüksek dağların, Fırat’ın eteklerinde.

Hiç değilse bize kalan bırakıtı (miras) tüketmeyelim. Eğin’i görünce bunu biz de başarabiliriz diye düşünüyorum.

Saygılarımla…

Cem BAYINDIR
Temmuz 2017

Resim:
Eğin Köprüsü,
Sanatçı-gezgin Jules Laurens, 1847

Yorum bırakın