LOOLYsOpKEBAN
Keban ve Elazığ memleketimiz. Memleketimiz sözü yavan kalır. Canımız, yaşamımız, varlık nedenlerimizden biri. Büyük bir kültürel geçmişe sahip güzel memleketimizin bağlı olduğu Elazığ’ın bugünlerde bir takım çirkin işlerle anılması çok üzücü.
En son da, birkaç gün önce tüm ülkeyi dehşete düşüren tecavüz iddiaları da üzüntümüzü katladı.
Kısa sürede, genel anlamda, toplumun kapalı bir topluma dönüştürüldüğünü, insanların kutuplaştırıldığını, hoşgörünün yok edildiğini ve 1970’lerin sonuna doğru ülkenin adım adım hoşgörüsüzlüğe, yavanlığa itildiğini görmemek mümkün değil.

Şimdilerde adliyelerde, uyuşturucu, fuhuş, adam öldürme, hırsızlık gibi suçları artan memleketimiz Elazığ’ı bir başka yazıda anlatma hakkımızı saklı tutmak kaydıyla, bugün çocukluğumuzun Keban’ına dönmek istiyorum.

Keban’dan örnek vereyim. Benim çocukluğumda sınıf arkadaşlarım, Manisalı, Antalyalı, Karadenizli, Ağrılı, Tokatlı yurdum dört bir yanından gelen çocuklarla doluydu. Bir o kadar da Taşkesenli, Denizlili, Birvanlı, Nimrili, Yahyalı, Bayındırlı komşularımız vardı. Baraj tükendi, Etibank kapandı, DSİ küçüldü. Sonuç 4000-5000 nüfuslu kapalı bir Keban kaldı önümüzde.

Çocukluğumda da güzel bir Keban imgesi vardı. Bu nedenle o imgenin yukarıdaki gündemlerle kirlenmesine izin vermemeliyiz, peki nedir Keban denilince çocukluğumuzdan bugüne kalanlar;

Bana, Sami Bayır ve ağabeylerine ve tüm mahalle arkadaşlarıma her yaramazlığımızda “Moskof’un dölü” diye söven komşumuz Fato Bacı;

Şerif Çavuş’un oğlu Sami’yle birbirimize “Gurpısık” (kedi kafası) diye seslenmemiz,
Birbirimizle sürekli bilye oynadığımız Kasaphane;

Küçücük bir ara yolda top oynarken, topumuzun kaçtığı Fahriye Can Teyze’nin bahçesi;
Hacı Şerif Çavuş’un evinin duvarında duran sendika resimleri;

Sanıyorum Antalyalı olan Mustafa Hoca adında Hocamızın bize iyiniyetle din dersi verdiği Yusuf Ziya Paşa Camisi;

Büyük neşesi, dışarda kalan dilenciyi bile evinde barındıracak iyiniyetli Sıtkı Amca;
Büyük bir usta olmasına rağmen tamire verdiğimiz saatlerin her zaman anasını ağlatan Saatçı Fevzi;

Top oynarken, gözümüzün, ellerimizin, ayaklarımızın kömürleştiği garaj;
Mahallenin 45 yıllık muhtarı dedem Aloş Arif;

Tüm günümüzü geçirdiğimiz, ölü taşı oynadığımız, güneşlenip, kumlanıp yüzdüğümüz Çay ve Darboğaz;

Navrez (Nergis) toplamaya çıktığımız, çimenlik denilen bölgesinde top ve mamelek gibi taşla oynanan oyunlar oynadığımız Seftil Dağı;

Muammer Demir’in “Kırmızı Kurdele” türküsünü söylediği Atatürk ilkokulundaki sınıfımız;

Kuddusi Dayının bahçesinin altındaki kelebek tuzağıyla sarı balık avladığımız çağlayan;
Ortaokul arkadaşımız Ertuğrul Arslan’nın çay sularında giden 44 numaralı sol ayakkabısı;

Evde beslediğim ama bir gün ayağı kırılan kekliğimin ayağını, kırıkçılara karşı olduğunu her fırsatta söyleyen Osman Küpeli Hocamızın kolunu kurtaran Turist Hasan’ın dedesi Kudikanlı kırıkçı Hasan Demir Amca;

Her şeye uyuzlanan, hiçbir şeyi beğenmeyen, titizlikten ödün vermeyen Akın Odabaşı adlı sınıf arkadaşımızın saçlarının saçkıran olması;

Kilise duvarının dibinde Fenerbahçe Galatasaray tartışması yaparken kavga ettiğim rahmetli Aydın Turan kardeşim;

Rahmetli Fethi Demir arkadaşımın, saz öğrenmeye çalıştığım ilk günlerde benden “Bir dost bir post yeter bana” türküsünü çalmamı istemesindeki çaresizliğim;

Gölde bindiği sandalı geri getirmesi için Muammer ve Hasan’a yalvaran, kıyıya vardıklarında ise fena halde döven lise müdür yardımcımız Ali Harbi Hoca’mız;

Akşama kadar Hamiyet Yüceses şarkılarından ve Bruce Lee filmlerinden söz eden kral Ahmet Özcan;

Bana 5 Dakika karate dersi verip, ardından, kalın bir odunu el darbesiyle kırmamı isteyip, “Çekirge bu gofret parçasını kır bakalım” diyen Levent Bilgin Ağabeyimi;

Kavga edip de başa çıkamadığım birisi olduğunda direkt yardım istediğim, güçlü duruşu, güzel top oynaması, güzel yüzmesiyle Mando Faruk (Faruk Doğan)

Ömer Topaloğlu ve Turist Hasan’ın Tercüman Çocuk, benim ve Kral Ahmet’in Milliyet Çocuk” dergileri;

Turist Hasan’ın sportaç kramponları, Hitachi marka müzik seti;

Saim Turan’ın şimdilerde marangozhane olan, Sinema salonu;

Çırçır’dan Çağlayan’a kadar rafting yaptığımız kapkara iç tekerler;

Halam ve eşi Koreli’nin çocukları Reşit, Ahmet, Korel kardeşlerin aklımızda yer serüvenleri;

İlkokulun sert müdürü Ahmet Oruç ve kendisini müdür bildiğimiz Kuşçulu Muhittin;

Aybaşlarında dükkânda durduğu için okula gelmeyen eski belediye başkanın Timur Demir’in oğlu Ergün Demir;

Gördüğüm en zeki ama en yaramaz çocuklardan olan arkadaşım Sümer Turan;

Kâğıt oyunlarında akla gelmez el çabukluğu yapan, 20 yaşından sonra başladığı futbolda rüzgârın oğlu lakabını kazanan Kral Ahmet;

İçlerinde, Kadir Arıkan, Kaptan Fethi, Sadi Hoca, Süleyman, Fazlı, Adnan, Abdullah Şener, Bülent Serttaş gibi futbolcuları olan ve gözümüzde GS kadar sevdiğimiz Keban Simli Kurşun Spor;

Garajda her maça başladığımızda kafa golü atmaya çalışıp, “Övünmek gibi olmasın kafa toplarında üstüme yok” diyen Samet Bayır;

Sami’nin evinin bitişiğindeki komşusu ve değerli kirvem Gıdı İrfan’ın ninesi, Hasan Hüseyin kirvemin annesi “Bese Bacı;

Tüm bilyelerimizi, oyuncaklarımızı aldığımız Oyuncakçı Turan;

Evine kaçan toplarımıza kızıp, onları keseceğini söyleyip sonradan bize geri veren Bayındırlı Elif Teyze ve pala bıyıklı kocası Kadir Dayı;

Her bayramda, okullarımızın şiirlerle, yarışmalarla; rekabet ettiği hükümetin önündeki Cumhuriyet Meydanı;

Dibinde yüzdüğümüz ve incirini yediğimiz, Kuddusi Dayının ve Apbo’nun çaya bitişik bahçeleri;

Çarşıdaki Dirro Mehmet; Mevlüt Çavuş, Sağır Şükrü, Oyuncakçı Faik, Zengin Recep, Bekir’in oğlu Mustafa Amca diye anımsadığımız çarşımızın eski esnafları;

Annelerimiz, babalarımız, arkadaşlarımız, oyunlarımız, kardeşlerimiz, komşularımız;
Bugünlerde eski güzellikleri unutmamak, umutlarımızı da asla kırmamamız adına eskilerden söz etmek istedim. Kallar, Palu Çarşı, Kürtköyü Mahallelerinde Türk’ü, Kürt’ü, Alevisi, Sünnisi, Zazası hatta gayrimüslimi birarada, dostça, hoşgörüyle, yanyana, sımsıcak ilişkilerle yaşardı.

Elazığ da Keban da o yıllarda, hoşgörünün, kardeşliğin, dostluğun, sevginin egemen olduğu, çağdaş bir yeni cumhuriyetimizin yerleriydi. Sıcakkanlı, sanatçı, sporcu ruhlu insanların, sanatla, edebiyatla, sporla haşır neşir olduğu bir yerdi.

Bugün başka işlerle gündeme gelenlerinin hepsinin aynı kentten, aynı bölgeden çıktıklarına, Türkiye’nin gündemine Elazığ’ın ya da Keban’ın böyle taşınmasına inanmak güç…

Saygılar sunuyorum…

15.03.2015

CEM BAYINDIR

Yorum bırakın