
Babam, 1964-1965 yıllarında Kırıkhan, Baldıran (Baytarlı) Köyünde aynı evi paylaşıp aynı köy okulunda öğretmenlik (asker öğretmen) yaptığı arkadaşı ozan-yazar Abdülkadir Bulut’un yazın dergilerinde yayımlanmış şiirlerini gördüğünde, bana ve kardeşime o şiirleri okur, “bakın bu Abdülkadir Bulut benim ev arkadaşım” derdi.
O günlerde, Anamur’dan getirdiği muzları babama sunarken, yaşamında ilk kez muz gören ve nasıl yenir bilemeyen babamın şaşkınlığı karşısında birlikte uzun süre güldüklerini de babamdan dinlemiştim.
8 ağustos, ozan Abdülkadir Bulut’un ölüm yıldönümü. 1985 yılının 9 ya da 10 ağustosunda, sıcak bir öğlen sonrası, babam, Cumhuriyet gazetesini okurken, birden gazeteyi masanın üstüne bırakarak sessizce bahçemize bakakalmıştı.
Ben canını sıkan bir şeyler olduğunu hemen anlamıştım. Gazeteyi elime aldım, iç sayfalarda babamın katlayarak bıraktığı yerde, küçük bir köşede “Şair Abdülkadir Bulut öldü” başlıklı bir haber gördüğümde anladım ki, babamın çok söz ettiği, çok sevdiği, fotoğraflarından bildiğim pos bıyıklı, yiğit görünüşlü arkadaşı Abdülkadir Bulut ölmüştü.
İlk şiiri 1959 yılında yayımlanan değerli ozanın, Varlık, Türk Dili, Sanat Emeği, Yeditepe, Soyut gibi dergilerde yazı ve şiirleri çıktı. 1960’larda İkinci Yeni, 1970’lerde de Toplumcu Gerçekçi şiiri içinde yer aldı. 7 şiir, 2 çocuk kitabı olan ozanın ölümünden sonra eşinin (Özdemir İnce’nin kız kardeşi Havva Bulut) çabasıyla başka şiirleri de yayımlanmıştır.
Ozan Abdülkadir Bulut, 1966 yılı 10 Kasımında Atatürk’ü Anma Etkinliği’nde “sol propaganda yaptığı ve halkı isyana teşvik ettiği” suçlamasıyla karşılaşmış, aylar süren yargılamalar sonunda aklanmış ama uzun süre görevine döndürülmemiştir.
1968’de Öğrenci Gençlik Hareketi’ne ve 1969 yılında da Köylü Birliği Yürüyüşü’ne destek vermiş, öğretmenlik, düzeltmenlik, ansiklopedilerde danışmanlık yapmış, YAZKO’nun kuruluşunda yer almıştır.
Abdülkadir Bulut bir şiirinde Anamur evlerinden söz ederken “Ev değil de sanki her biri / Birer Cemal Süreya şiiri.” dediği Cemal Süreya da, onun için ‘Kasabalı Lorca’ demişti. Gerçekten de kusursuz benzetmelerdir.
Hilmi Yavuz’un anımsattığı, tıpkı 1960’ın başında benzer bir trafik kazasında ölen Albert Camus’nun ölümü için Sartre’ın “Onu sevenlerce katlanılmaz bir saçmalık var bu ölümde!” sözündeki gibi Abdülkadir Bulut da pek rastlanılmayan bir biçimde, minibüs kapısının birden açılmasıyla, oturduğu tabureden yola savrularak yaşamını yitirmiştir.
Abdülkadir Bulut ağıtı, ağıtları, acıları, hüzünleri severdi. “Onlar ikindi atları gecemden /sunulanır erkenci dudakları /uzak sularında bekleyenlerin /ağıtıdır çekip-gitmesi süremde” diyen Abdülkadir Bulut’un şiirindeki yaşama inanç da buradan kaynaklanıyor. Sennur Sezer de, Bulut için “onun duyarlığı bir kabalık, incelikten yoksunluk, ilkellik değildir” sözlerini kullanır.
“Ellerimi dokunduğum her yerde/ Çığlık çığlığa kıvranıyor hayat / Ve ölen arkadaşların giysilerini /Bir kere daha dürüp koyuyor analar / Çamaşır sandıklarına / Gözyaşları da çiçek açar”
Akdeniz’den, yörüklükten, Türkmenlikten, Mersin’den, Anamur’dan kopmayan, yerel bağları hiç bitmeyen Abdülkadir Bulut’un, şiirlerinde de gördüğümüz gibi, onun yaşamı doğa, memleket, çiçekler, dereler, yaylalar, köylüler, yani gerçeğin ta kendisiydi. O yerellik ile evrensellik arasında, sanki hiçbir ayırım yokmuş gibi yaşardı, düşünürdü ve şiir yazardı.
Akdeniz’in tüm öykülerini, masallarını, deyişlerini, söylencelerini, öykülerini, sözcüklerini, tümcelerini, deyimlerini yani sözlü yazınını şiirine katan bambaşka bir güçle doğmuştu yazın dünyasına.
“Bana bir gurbet adı gönder /Her yolda bir yürüme isteği / Bir de anımsamak için sevdiklerimi / Sarışın kızların gözleri gibi açılan / Bir harnup çiçeği”
Görüldüğü üzere, dağlardan, çiçeklerden, otlardan, kuşlardan, böceklerden kısaca kendinden olanlardan katarak ürettiği şiirler yaşamdan damıtılmış özgün yapıtlardır.
”Yüzünü örse de acılar / Nasıl yakalarsa toprağı kök / Suları renk, dalları kiraz/ Sen de öyle yakala hayatı”
Hukukta bir dava türü vardır: “Destekten yoksun kalma tazminatı” diye. Bu, ölen kişinin yakınlarının ondan yoksun (mahrum) kalmaları nedeniyle istemde bulundukları zararlara ilişkindir. Onun dünyadan göçüp gittiği 42 yaşına dek, ürettiği güzellikleri gördükçe büyük ozanın yaşasaydı daha neler yazabileceklerini düşündükçe ondan yoksun kaldıklarımızın tinsel (manevi) bedelini, karşılığını ölçmek olanaksız.
1943 Anamur doğumlu ozanın her şiiri özenli, hem yerel hem evrensel, hem yaşama hem ölüme, hem acıya, hem sevgiye, hem özleme, hem kavuşmaya, insana ilişkindir. “Sen Tek Başına Değilsin”, “Kahveci Güzeli”, “Üveyikler Göçerken”, “Acılar Yurdumdur”, “Gözyaşları da Çiçek Açar” gibi kitapları yayımlanan ozan için onu tanıyanlar, “bir şair nasıl olmalıysa, öyleydi, her şiirinin içinde şiir barınırdı.” derler.
“Uzun geceler ister, / çiçek açmak için tütün. / tuhaftır, kırılırken bile dibi, / ele vermez toprağını, / aynı senin gibi… / Aynı senin gibi, / ansızın basılıp aransam,/ saçtan tırnağa yaka paça,/ ne bulabilirler ki üstümde, /gelecekten başka?”
Yaşar Kemal’in, Oktay Akbal’ın yazılarında bir sav vardır herkesin katılacağı: Bir ülkeyi, o ülkenin insanlarını, yurdunu en çok ozanlar, yazarlar severler. Abdülkadir Bulut da doğduğu, büyüdüğü toprakların sevdalısı, aşığıydı.
Abdülkadir Bulut Türk şiirinde kaynağını yurdundan alan özel bir ozandır. Kanımca, nasıl ki Rimbaud, Baudelaire, Aragon, Borges, Neruda, Lorca, Mayakovski, Rilke’yi bilmeyen birinin yazacağı şeyler şiir sayılmazsa, herkesin şiir yazdığı günümüzde, Abdülkadir Bulut’u tanımak, şiirlerini bilmek de şiirle uğraşanlar için o denli zorunludur. Onun şiirleri, yurdumuzu, suyu, toprağı, insanı, umudu, bizi anlatır çünkü.
CEM BAYINDIR
9.7.2017
Yorum bırakın