BİR KEBAN YAZISI

2007 Tarihli Bir Keban Yazısı…

DÜŞÜNMEK VE YAŞAMAK

Bir an geçmiş günlerimizdeki gibi Keban’da yaşadığımızı aklımıza getirelim. Gözlerimizi odamızdan

Seftil Dağı’na bakan pencereye çevirdiğimizi düşünelim. Bir an için düşüncelerimiz cama resmedilmiş

gibi duran görüntülerle kaynaşsın.

Pencerenin demir parmaklığının oluşturduğu perdenin ötesinde bahçemizdeki dut ağaçlarını, dağı,

yamaçları bir Keban sabahına özgü sıcaklığı, göğün maviliğini ve akıp giden çayı ve Fırat’ı göreceğiz.

(Gerçi kısa bir zaman sonra akan o mavi çayı göremeyeceğimiz anlaşılıyor.)

Ufukta sağda solda tepeler yükselmekte. Nimri Dağının alt yamaçlarında şu sıralarda bir bahçe, bir

yeşillik alanın çevrelediği yöne dönelim. Bir zamanlar orada da bin yıllık bir tarihsel tapınak vardı. Dört

penceresinin hangisinden bakarsanız bakın, bir karış toprağın görünmeden yalnızca Fırat’ın geçişinin

izlendiği Keban manastırını artık boşa arıyoruz. Keban’ın, hele Fırat kıyılarından izlenilen gökyüzünün

yıldızları, saydamlığını, parlaklığını başka yerde görmek olası mı, ben bilmiyorum.

Maviliklerin içinden sarı sandallar, dut kuşları, kıra kıralar geçiyor. Yüzümüzü Kallar Mahallesine

çeviriyoruz. Her şeyimiz saydığımız Yusuf Ziya Paşa Camisinin de birçok özgünlüğünü çaldıkları gibi, alt

yolda 250 yıldır duran çeşmesi de kalmadı. Çünkü paramparça ettiler. Kalhane, kiliseler, eski evler,

sokaklar kim bilir nerelerde artık.

Fırat’ın Sarıbalıkları gelsin gözlerimizin önüne, eski arkadaşlarımız, Kasaphanenin sokak aralarında

koşuşturmalarımız, Bir yanda Harman yerinde bir düğün olsun varsayalım, klarnet dinleyelim Kalaycı

Kadir Dayı’dan…

Sinemasına yeni bir film gelsin Saim Bey’in… Zihni Dayı Keban’ın eski insanlarının öykülerini aktarsın

yumuşak sesiyle… Dirro Mehmet, Gakkoş Mehmet, Aloş Arif, Mübaşir Mustafa Dedemiz, ailemiz,

arkadaşlarımız, köyümüz, okulumuz görünsün. Öğretmenimize ya da babamıza aktarılacak

yaramazlıklarımızın korkusunu içimizde duyalım…

Evet, gazetede arada bir gördüğünüz eski Keban resimlerinde yoksulluk, iç acıtan eskilik var ama

canlılık bugünden ötede…

Şimdilerde sırayla bir şeyler yitiyor ilçemizden. Elimizdeki değerleri görmez, doğallığı, tarihi, kültürü,

doğayı işitmez oluyorum. Uygarlığın getirdiklerinin yanı sıra kentin can çekişmesini, bir zamanlar

büyük ve önemli bir kentin ıssız ve küçülmüş biçimini düşünüyorum.

Daldığımız düşüncelerimize, yalnız evrenin o andaki görünümleri değil, aynı zamanda uzak ve yakın

geçmişin, eski olayların önceden bilinemeyen bir geleceğin görüntüleri de, konu oluyor.

Belleğimiz, uçsuz bucaksız dış dünyanın zaman ve yer sınırı tanımaksızın yansıdığı küçük bir iç

dünyadır. Bazı bilgeler, zaman zaman, evrenin bu küçültülmüş örneğine iç evren (iç dünya) ve içinde

yaşadığımız, anlamayı ve değiştirmeyi istediğimiz o dev dünyaya da büyük dünya ya da evren adını

vermişlerdir.

Bu düş dünyasını son derece karışık bir duruma getiren etken, her şeyin, düşünce konusunun da,

aynanın da, iç ve dış dünyamızın da sürekli bir devinim içerisinde bulunuşudur.

Gerçi, az-çok belirgin gibi görünen bir görüntü yok değildir: Şu yukarıdaki Keban’ı izlediğimiz demir

parmaklığın, şu yaprakların, şu tepelerin ve şu kuşların görünümü ki, bunlar şimdiki yer ve zamanı

oluşturan öğelerdir.

Ama anı, bekleyiş, uslamlama (muhakeme) adına ne varsa, hepsi iç denizin dalgalarına kapılmış,

devinim içerisindedirler.

Bilgisizliklerimiz, tutkularımız, yanılgılarımız, unutkanlıklarımız eşyanın biçimini bozarlar ki, zaten bu

eşya da her an tuhaf ve yepyeni biçimlere bürünmektedir.

Apaçık bir biçimde, düşünebilme isteği, bizi uzun süre beklemeye, sonsuz araştırmalara girişmeye

zorlar; bir yandan da davranmak, kalkışmak zorunluluğu bizi sıkıştırmaktadır.

Dış dünyanın iyiden iyiye incelenmesi için zaman yok. Hemen başvurabileceğimiz tek görünüm,

belleğimizin bize sunduğu o küçücük ve bulanık görünümdür.

İnsanın simgelerle, görüntüleri kaynaştırarak, davranışlarının gerçek eşya üzerinde yaratacağı etkileri

varsaymak ve öngörmek için harcadığı çabaya, “düşünce” adını veriyoruz. Her düşünce bir davranış

taslağıdır. İşte yaşayışımız bu taslağa göre ve üzerinde bazı düzeltmeler yapılarak çizilecektir, Bu,

dünyanın, içimizdeki küçük örneğini elimizden geldiği kadar büyük, gerçek dünyanın tam bir

görüntüsü biçimine getirebilmeyi başarmak demektir.

İçimizdeki dünyanın yasaları, dışımızdaki dünyanınkilere az çok uyabilirse, o zaman isteklerimize

korkularımıza tamamıyla uyabilen davranışlar bekleme umudumuz da vardır. Evrenin doğru haritasını

çizmek, buna göre belirli amaçlara yönelmek ve seçilen noktaya varmamız, ulaşmamız olanaklı mıdır?

Kuşkusuz evet.

Bugüne dek, Keban için uğraşan, çalışan, emekler harcayan birçok insan gördük, tanıdık. Kimi yıllarca

ilçemizi dürüstlüğü ve devlet adamı ciddiyetiyle yönetti, kalıcı hizmetler sundu. Kimi ölene dek bu

coğrafyada çocuklar, gençler eğitti. Kimi maden mağaralarında, barajlarda, sularda tüketti yaşamını.

Kimi çarşının en dürüst esnafıydı. Kimi yazdı, kimi yapıtlar bıraktı.

Bugünlerde de sayıları azalmış birkaç kişi de iyiniyetle yazılı, kayıt altına alınmış bir mirası geleceğe

bırakmak için çalışmayı sürdürüyor. Memleket sevgisi, geçmişe bağlılık, toprağa bağlılık, çoğu kere

insana o denli derinden işler ki, bu bağımlılık bir anlamda o insandan sonra da yaşamayı sürdürür.

O yüzden geçtiğimiz sayıda memleketi için çaba harcayan kişilerden biri olan Sait Bilgin Amcanın

hazırladığı Keban ile ilgili kitabını sevinçle karşıladım. Kitabı okumayı özlemle bekliyorum.

Büyük düşünür Montaigne, alçakgönüllülükle, kitap yazarı olsaydım, çeşitli ölümleri, yorumlarıyla

birlikte bir araya toplar yazardım, demiş.

Keban’ın ölmesini beklemeden, sonsuza dek yaşamasına katkı sağlamak için, cesaretle yazanların

ellerinden öpmek, saygı duymak gerekiyor.

Cem BAYINDIR 2007

Yorum bırakın