GÜNCEL DEĞİNMELER -28.10.2016 (CUMHURİYET ÜZERİNE)

hakimiyet-i-milliye-gazetesi-30-ekim-1923-429x600.JPG

– “.. Misak-ı Millî, vatanın haricî düşman karşısındaki vaziyet ve mevkiini tesbit eden mukaddes bir kural olduğu gibi 1 Kasım 1922 kararı da milletimiz için dahilî ve daimî bir düşman olan ferdî saltanata ve onun temsil ettiği meşum bir idare şekline tevcih edilmiş mukaddes bir silâhtır.” – (Gazi MustafaKemal Atatürk 1922)

Son günlerde yandaş tv, radyo, gazeteler, bizi yani halkımızı elde kılıç kalkan ile cenge çıkacak Evlad-ı Fatihan ruh biçimine getirme görevindeler. Bu ara, Şam, Halep, Başika, Musul, Selanik’i “ha fethettik, ha edeceğiz” türünden yayınlar yapıyorlar. Lozan’ı, Atatürk’ü beğenmeyenlere de internet alanında (sosyal medyada) bol bol denk geliyoruz.

İnternet beslemelerindeki (Trol) öncelikli amaç, Türkiye Cumhuriyetini ve Atatürk’ü olabildiğince yıpratmak, kötülemek, savunulmaz biçime getirmek. Bu bakımdan, yeni Cumhuriyetin kurulması yüzünden yıkıldığını sandıkları ve örnek aldıklarını ileri sürdükleri tarihsel mirasımız “Osmanlı İmparatorluğu”na mutlak anlamda sarılmışlar.

Oysa, Osmanlı yeni cumhuriyet ve Atatürk yüzünden yıkılmamış, tarih kitaplarında da açıkça yazdığı gibi, 17. Yüzyıldan sonra duraklama, sonra gerileme ve çöküşe çoktan geçmişti. Osmanlı’yı çöküşe götüren askersel, siyasal ve ekonomik çöküntüyü görmemeleri bir yaymaca (propaganda) ürünüdür. Osmanlı’yı tamamen o parlak günlerimizden, günümüz çağına taşımak tatlı bir düşten öteye geçemez.

Elbette, Osmanlı, dünya tarihinin en büyük imparatorluklarından olup, fethe dayalı, sürekli büyüyen ve yayılmacı, savaşçı izlemli (strateji) bir yapıdadır.

Bugünün siyasetçilerinin ve siyasetin güdümündeki akademisyenlerin, “Lozan’ı beğenmeyen, “Cumhuriyeti kuranların doğdukları yerler (Selanik) bile bizim değil”, “Musul bizden ayrı düşünülemez”, “Misaki Milli’den caymış değiliz.” gibi sözleri geçmişe bağlılıktan, geçmişe özlemden çok içerideki yandaşlara ve milliyetçi duygulara bir güç, bir hava vermek kısaca siyasal yarar sağlamak amaçlıdır.

Ortadoğu’da tüm devletlerin ellerindeki tek düşüngü (ideoloji) “din”dir. Türkiye’de buna bir de “Osmanlıcılık” eklenmiştir. Bu dar görüş dışında, zengin bakış açısı bulunmadığından, bu söylemler dışında bir yolları da yoktur. Bizim, siyaset tarihimizde, “din” düşüngü (ideoloji) olarak kullanıldığında, iktidarlar kazanılmış, kazanılan iktidarlar uzun yıllar sürdürülmüş, siyasal alanda sürekli kazançlı çıkılmış ve her istediklerini elde etmeye araç olmuştur.

Ama şu anda içten (samimi) tabanlara etki eden bu değer ile devinme (hareket) ve öteki başka değerleri göz ardı eden toplumların durumunu bugünkü Ortadoğu’daki devletlerden anlamamız olasıdır. Kısaca, “din” gibi duyarlı (hassas) ve içsel (manevi) bir değerin böyle hoyratça kullanımı ellerinden gittiğinde zarar gören –ne yazık ki- hem din, hem insanımız, hem de güzel ülkemiz olacaktır.

Bugün açıkça görülüyor ki, ülkemizde Cumhuriyet yönetimi yıpratılmış, büyük zarar görmüştür. Büyük oranda da çökertilmiştir. Bugünkü meclisteki siyasal partilerin tümü cumhuriyete zarar verilmesine -ne yazık ki- yardımcı olmuşlardır.

Ancak, var olan (mevcut) siyasal güç şu an eskinin yerine bir yönetim düzeni (rejim) kurmayı başarabilmiş ya da nasıl bir yönetim düzeni kuracağını anlatabilmiş değildir. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden İdare Hukuku Hocam Cüneyt Ozansoy’un dediği gibi “Hele siz otobüse binin ve nereye gideceğinize karışmayın, sizi nereye, ne yöne götüreceğimizi bilir ve buna biz karar veririz” gibi belirsiz bir durum sözkonusu.

Dünya ve Türkiye tarihi incelenecek olursa, yeni bir yönetim düzeni kurabilmenin yolu, o düzenin, toplumu kucaklayan, halkı kenetleyen, yenilikçi ve düşüngü (ideolojik) nitelikler içermesidir. Yani, kurulacak her yeni yönetim düzeni (rejim) ülkenin yeniden kuruluşu anlamına gelir.

Oysa bugün önümüzdeki 15 yıllık deneyimimize (tecrübeye) göre, bu yeni düzen kurmak isteyen siyasal gücün elinde dere ıslahları, mini Hes santralleri, özel hastaneler açılması, yol ve köprü yapımı yanında kutsal öğe “din” ve tarihsel öğe “Osmanlı” dışında halka sundukları bir anlatım bulunmamaktadır. Peki, bunlar yeterli midir?

İki yıl öncesine dek, siyasal güç, “barış süreci”, “analar ağlamasın” gibi söylemlerden anlaşılacağı üzere yeni bir yönetim düzeni (ideoloji) kuracaklarını ve artık yeni bir düzen başladığını tvlerde, gazetelerde boy boy bizlere sunmuş, yeni yönetim düzeninin kurulumunda Doğu insanını etkilemek ve desteğini almak için “din”in yanında bunu temel dayanak olarak kullanmıştır.

Bu belli bir süre oy getirisi olarak işe yaramış olsa da, Doğu’daki yurttaşlarımızın “din” duygusunu da okşayarak onları sonsuza dek, kolayca inandıracaklarına (ikna) ilişkin düşünce 7 Haziran 2015 gecesi rafa kaldırılmıştır.

Bununla ülkeye barışı getirecek ve terörü bitirecek parti olarak anılacaklarını ve Doğu’daki yurttaşlarımızın desteğini de sağlayarak, “din”in de etkisiyle onları etkileyeceğini sandıkları “çözüm süreci planı” işe yaramadı. Görülüyor ki, hem bu plan hem de, seçim alanlarında aşırı derecede “dinsel söylemler” de Doğu’daki yurttaşları iknaya yetmemiş ve salt “yol, köprü, yapı inşaatı, din ve Osmanlı övgüsü”nün yeni bir yönetim düzeni kurmaya yetmeyeceği de kanıtlamıştır.

Bugün, siyasal güç, iki yıl önceki “barış güvercinliğinden”, “keskin şahinliğe” geçmiştir. Artık yeni oy hedefi -fetihçi siyasal anlayış ile birlikte-, içerde “milliyetçi duyguları güçlü kitledir”. Bugün, Musul, Selanik, Kerkük fetih söylemlerinin ve Türkiye Cumhuriyetinin tapusu olan Lozan Antlaşmasının kötülenmesinin nedeni, 1923 Cumhuriyetinin yerine yeni bir yönetim düzeni kurabilmek için aranılan bağlaşık (müttefik) bulma çabalarıdır.

Tartışmasız, Gazi Mustafa Kemal Atatürk, sonsuza dek bağımsız kalacak Cumhuriyetimizin kurucusudur. “Gazi” ve “kuruculuk” sıfatlarını çocukken girdiği askeri okuldan başkomutan olarak kazandığı Kurtuluş Savaşı ile askerlik görevini tamamlayana dek her eylemiyle hak etmiştir. Daha çok Balkanlardaki Türk Aileler için kullanılan “Evlad-ı Fatihan” sanını da her anlamda en çok hak eden kuşkusuz yine Atatürk’tür.

Bugün onun çok büyük (muazzam) başarısını önemsizleştirmek ve ona benzer bir şeyler yapıyor görünmek için harcanan çaba budur. Ancak Gazi Atatürk’ün başarısı tüm yayılmacı (emperyalist) devletlere karşıdır. Bugün tüm yayılmacı (emperyalist) devletlerin üzerine çullandığı İslam ülkeleri Irak ve Suriye topraklarından böyle bir yengi (zafer) çıkması bir düştür. Dini ana temele alan bir düşüncenin Müslüman devletler üzerinden kazanım elde etmeyi umması da bir çelişkidir.

Kısaca özetlemek gerekirse, İsrail dışında, Ortadoğu’daki devletlerin tümü Müslüman olmalarına karşın aralarında en ufak bir birliktelik ve dostluk yoktur, tüm devletler birbirleriyle kavgalıdır, tüm toplumlar birbirlerini düşman olarak görmekte, birbirlerini kesmekte, öldürmekte, kanlarını dökmekte ve eğitim yaşamları boyunca böyle yetiştirilmektedirler.

Bugün, dünyanın en karışık ve en değerli coğrafyasında 100 yıldır barış içinde yaşayan, hatalarına, eksiklerine, yanlışlarına karşın insanımızın can ve mal güvenliğinin sağlandığı, inancını yaşayabildiği, özgürce soluk alıp verdiği ve komşu tüm ülkelerden en az 100 yıl ilerde bir ülke olmamızın nedeni 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyetinin değerleri, ilkeleri ve kuruluş felsefesidir.

Birinci Dünya Savaşından beri geçerliliğini koruyan tek antlaşma olan Lozan’ın tartışmaya açılmasının içeride getireceği siyasal yarar olsa da, dışarıda yarar getirmesi olanaksızdır. Herkesle kavga, zıtlaşmanın dış politikada yeri olamaz.

Bugün, Kanuni Sultan Süleyman ya da Fatih Sultan Mehmet döneminde değiliz. Ekonomimiz, sınırlarımız, gücümüz ortada. Evet, övünülecek büyük bir tarihe ve geçmişe sahibiz ama bugün Ortadoğu’daki on yıllardır süren bölgesel savaşları okuyabilmek, mezhepsel, dinsel ve başka devletlerin iç işleri gibi konulardan kaçınmamız gereklidir. Bu yaklaşım çok ciddi etnik ve dinsel çeşitlilikler barındıran Irak ve Suriye topraklarında tüm dengeleri yıkıcı anlamda sarsabilir ve etkileri bize de zarar verebilir.

Mevcut siyasal güç yöneticileri, içeride, yurttaşlarımızın başımıza gelen her olayda, her tehlikede birlik içinde kenetlenmesinin ve dışarıda da, dünyada bulunan hemen hemen tüm ülkelerin bize bu denli saygınlık(itibar) duymalarının nedeninin, “10-15 yıllık geçmişe” sahip “iktidar partisi” değil binlerce yıllık kökleri olan, çağdaş “Türkiye Cumhuriyeti Devleti” olduğunu umarım iyi biliyorlardır.

Bu kutsal toprakların değerini bilenlerin Cumhuriyet Bayramını kutluyorum.

Saygılarımla…

28.10.2016
CEM BAYINDIR

Yorum bırakın