LİYAKAT-YARAŞIRLIK
– At binenin kılıç kuşananın-
(Türk Atasözü)
– Liyakat olmadan kazanılan müstahak olmadan yitirilir-. (W.Shakespeare)
Üç beş gün önce, bir belediye başkanımız bir haber paylaşmıştı. Habere göre, Türkiye’nin ilk başörtülü milli eğitim müdürü göreve başlamış.
(http://www.iha.com.tr/haber-turkiyenin-ilk-basortulu-il-mi…/)
İkinci denk gelen haber de yine bir siyasetçinindi. Bu habere göre de Türk ordusu imam hatiplere açılacakmış. (http://gazetekritik.com/numan-kurtulmus-ordunun-imam-hat…/…/)
Bugünlerde ülkemiz, yayılmacı (emperyalist) devletlerin de arkasında olduğuna ilişkin kanıtlar olan büyük bir tehlikeyi savuşturdu. Tehlikenin nedeni siyasal güç, basın ve ortak düşünceye göre, ülke bürokrasisini, kurumları ele geçiren sinsi bir suç örgütü idi. Bundan büyük bir ders çıkarmamız gerekir.
Çünkü bir ülkenin iyi yönetildiğinin kanıtı, -ister önemli ister önemsiz olsun- tüm makamlara gelen insanların partizanlık, hemşehrilik, ortaklık, yandaşlık, tarikat, ideoloji gibi ilkelere göre değil, “liyakat” esasına göre seçilmeleridir. Uzun yıllar bunu göz ardı etmemizin tehlikesini -yeni- yaşadık.
Liyakat, yani yaraşırlık, uygunluk, layık olma, yeterlilik, yetenek, hak etme… İşte aradığımız sözcük budur… İnsanda var olan erdemler de liyakatin olduğu düzende çoğalıp,artar…
Yani ilk tümceme dönersek, eğitimde, mili eğitim müdürü seçerken Türkiye’nin ilk başörtülü ya da başı açık olma ölçütünü (kıstas)değil, eğitime, çocuklarımıza, ahlakımıza, ülkeye en yararlı olma ölçütlerini aramalıyız. Yine ordumuza subay seçerken, imam hatipli, sanat okullu, düz liseli, askeri liseli olma ölçütünü değil, en vatansever, en namuslu, en ülkesini seven, en ahlaklı, en dürüst, en çalışkan olma ölçütlerini baş koşul saymalıyız. Bu, tüm kurumlar, tüm makamlar için geçerlidir. Bu yüzden yukarıdaki linklerini de verdiğim eski hatalarımızı yinelemekten mutlaka dönmeliyiz.
Tarihe bakın, ülkeler; önemli kişiliklerle, bilim insanıyla, sanatçısıyla, devlet adamıyla, sporcusuyla, askeriyle, siyasetçisiyle birlikte yükselirler.
Osmanlı tarihinde de bu böyledir. Örneğin, Kanuni Sultan Süleyman’ın yani Batılıların “magnificent (muhteşem)” dediği bu imparatorun zamanında sadrazam Sokollu Mehmed Paşa en sıradan askerlikten, hatta kölelikten gelmiş, belki de Osmanlı’nın gelmiş geçmiş en büyük vezirlerinden olmuştur.
Mimar Sinan da öyle, sıradan bir askerken, tarihimizin belki de dünya tarihinin yetiştirdiği en büyük mimarlardan biri olmuş.
Barbaros Hayreddin Paşa; bir tutsakken, tarihin en büyük denizcilerinden biri niye olmuştur?
Asıl adı Mahmut Abdülbaki olan ve sıradan bir müezzin iken, Osmanlının en büyük şairlerinden ve kazaskerlerinden biri olan Baki’yi anımsayın..
Bunlar bizim tarihimizin en parlak günlerinden alınma örnekler… Peki, bu salt şans, rastlantı ile açıklanabilir mi?
Bizim tarihimiz ve tüm devletlerin tarihine dikkat ediniz, adalete, liyakate inanılan, insan hakkına dikkat edilen dönemlerde hep yükselmişlerdir. Osmanlıların örnek alınacak en büyük yönlerinden biri budur. Onlar yeteneği, hak etmeyi, liyakati dikkate almış, hatta yukarıda saydığımız bu adların çoğu Türk ve Müslüman olarak bile doğmamışken, bu en sıradan kişileri tutsaklıktan, kölelikten, devletin en üst makamlarına getiren bir sistemi uzun süre başarmış, yürütmüşlerdir.
Artık yıllarımızı, gücümüzü boşa harcamadan, eğitimde, adalette, askerlikte,sporda, akla gelen her kurum, her makam ve her işte, -bir daha canımızın yanmaması için- liyakat ilkesini asla unutmamalı, aynı hataları yinelememeliyiz.
04.08.2016
CEM BAYINDIR
Yorum bırakın