ŞEYH BEDREDDİN

web_595_x_475

ŞEYH BEDREDDİN HAKKINDA

“Tüm namazlar ve Tanrı’ya yalvarmalar (dualar) ahlakın düzeltilmesi ve insanın içinin arınması için birer araçtan başka bir şey değildir. Gerçek tapınmanın (ibadetin) hiç bir zamanı ve koşulu yoktur tek temeli içtenlikle niyetin Hak olmasıdır.”

“İnsanlar birbirlerine ya da haksız mala, yasal olmayan paraya ya da rütbe ve makamlara tapınıyorlar (ibadet ediyorlar) da, Tanrı’ya tapınıyoruz savında bulunuyorlar.”

“Ay ve güneş herkesin ışığıdır, hava herkesin havasıdır, su herkesin suyudur. Ya ekmek neden herkesin ekmeği olmasın?”

(Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin Mahmud)

“Hezaran şükr ü minnet ol Hüdâ’ya
İrişdürdi bizi kutb-evliyâya
Salâvatlar virelüm Mustafa’ya
Bizüm mürşidimüz Şeyh Bedr-i din’dür

Ebûbekr ü Ömer Osmân u Haydar
O deryâdan çıkıban işbu cevher
Vel’ler içre budur bize rehber
Bizüm mürşidimüz Şeyh Bedr-i din’dür

Budur Âl-i Muhammed silsilesi
Buna inkâr edenler oldu asî
Kabûldür Hak katında her duâsı
Bizüm mürşidimüz Şeyh Bedr-i din’dür

Alî gibi şehîd oldu fenâda
Melekler âh ider cümle semâda
Bugün bunda yarın yevm ül-cezâda
Bizüm mürşidimüz Şeyh Bedr-i din’dür”

Ona bağlı olanların yukarıdaki şiirinden de anlaşılacağı üzere dönemine ve sonrasına büyük etki bırakan ve ömrünün büyük bölümünde Osmanlının en güvendiği hukuk ve din adamlarından olan Şeyh Bedreddin’in çağdaşı olarak onu anlatan üç kişi var:

Şeyh Bedreddin’in torunu Halil bin İsmail, İbn Arapşah ve Bizans tarihçisi Dukas.

Öteki tüm çalışmalar bu kişilerin yapıtlarını kaynak almışlardır.

Bedreddin birdenbire ortaya çıkan biri değildir, onun ve toplumun bir geçmişi, varlıklarını besleyen kaynakları vardır.

Yaşadığı dönemde, Yıldırım Bayezid’in çocuklarına, Mehmed, Mustafa, İsa, Musa, Süleyman gibi her üç dinin peygamberlerinin adlarını koyması, bir rastlantı olmadığı gibi bu durum o dönemin hoşgörü ve dinsel anlayışının bir belirtisidir.

Çünkü tasavvufta da, Musa, İsa ve Muhammed aynı tanrısal (ilahi) gerçeğin elçileridir.

Anadolu’nun her yanına yayılmış ve Rumeli’ye de göçlerle taşınmış olan bu hoşgörü ve düşünceler, Şeyh Bedreddin’in de düşünce dünyasını etkilemiş, kişiliğini biçimlendirmiştir.

Aslında bir kadı oğlu olan ve Sünni inanca uygun bilgiler ve din eğitimi alan Şeyh Bedreddin, ardından, kitaplarına şerh yazdığı İbn Arabî’yi izleyen biri olup onun gibi de vahdet-i vücud düşüncesini benimsemişti.

Bedreddin’in dedesi de, hem gazi hem de Mevlevî idi.

Bedreddin de kadılık görevinde İslamiyetin temel kurallarına bağlı kalmakla birlikte, mezheplerin katı kurallarından sıyrılmış ve İslam hukukunda yargı bağımsızlığı anlayışı ve bir devinim yaratmıştır.

Cami’ul Fusuleyn(Yargılama Usulleri) yapıtında hem Osmanlı Devletinin bir hukuk devleti olmasını hem de kadıların bağımsızlığını (yargı bağımsızlığını) savunmuştur.

İnançlarından dolayı asılan, iyi bir hukuk adamı (Kadı) ve Rumeli fetihlerine katılmış bir savaşçı (gazi ve alperen) sanlarına sahip bilgin, düşünür, din adamı, hukukçu, mutasavvıf Şeyh Bedreddin’in yargılanmasında inançlarının ağır bastığını, çağın kimi din bilginleri ile tartıştığını, sonunda asılması için, kendisinin de yargılama yapanların ölüm cezası düşüncesine uyduğunu bildiren söylentiler vardır. Nazım Hikmet bunu şöyle dile getirir:

“Mademki bu kerre mağlubuz / netsek, neylesek zaid. / Gayrı uzatman sözü.
/ Mademki fetva bize aid / verin ki basak bağrına mührümüzü…”

“Şeyh Bedreddin, kendisinin padişah olacağını söyleyip:

“Gelin, şimdiden sonra padişahlık benimdir. Taht benim elimdedir. Sancak isteyen gelsin, timar isteyen, subaşılık isteyen gelsin. Elhasılı ne dileği olan varsa gelsin. Ben şimdiden sonra “huruç” ettim. Bu ülkede halife benim” demiş. ”

(Aşıkpaşaoğlu Tarihi (Hüseyin Nihal Atsız))

Mevlana Haydar’a Sultan Çelebi Mehmed’in danışması üzerine, Mevlana Haydar, Şeyh’in başta peygamberlik savı olmak üzere, dinsel düşünceleri ile ilgili savunmasını aklanma (beraat) için yeterli bulmuş, ancak devlete karşı ayaklanma suçunu işlemiş varsaymıştır.

Yargılama sonunda, Mevlana Haydar, “Kanı helal ama malı haramdır” dedi. Götürdüler, pazar içinde bir dükkânın önünde boğazından astılar…

Mevlana Haydar’a soruldu: “İman ile mi gitti imansız mı?”.
Yanıt: “Tanrı bilir. Yaşamında inancı (itikat) neyin üzerine idi ve canını da o inanç üzerinde mi verdi bilemeyiz.”

Aşıkpaşa Tarihi böyle dese de, Bedreddin’i tanıyan Arabşah’a bakılırsa:

“Sultan Mehmed, Bedreddin’i yakalayıp yendi ve kendisi hakkında kendisinden fetva (onay) aldı. “Dokunulmaz (mâli mesun) olmakla birlikte, ayaklanıcı olmasından dolayı gereği yapılabilir” (Kanı mübah) biçiminde onay (fetva) verdi. Kendi fetvasıyla (onay) 820 (1417)’de çıplak olarak asıldı” demektedir.

Ancak, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Halil İnalcık, Ahmet Yaşar Ocak gibi günümüz tarihçilerine göre, Bedreddin’in malına el konulmaması ve mallarının ailesine teslim edilmesi onun dinden çıkmış (zındık) olarak değil de, siyasal bir ayaklanıcı (asi) olarak yargılandığı ve cezalandırıldığı anlamına gelir.

Şükrullah Bin Şihabeddin ise Bencetü-l Tevarih’de “Şeyh Bedreddin’in ardından gidenler devlete karşı ayaklandıkları için değil, şeriata karşı inanç taşıdıkları için öldürülmüşlerdir” der.

“…ve savaş oldu, Sultan Mehmed’in askerleri üstün geldi ve sûfiler kılıçtan geçirildiler. Söylenir ki, “La ilahe illallah” diyip “Muhammedin Resulullah” dememekte direnerek, peygamberlik aşamasını (mertebe-i risaleti) kendi şeyhlerine ayıran Sûfilerden 4000 kişi öldürüldü. Bunlardan “Muhammedin Resulullah” diyenler sağ bırakıldılar.”

KİŞİLİĞİ

Bedreddin bir bunalım adamıdır. Onun düşüncelerinde, inançlarında tutarlılık, düzenden söz edilemez.

Tefsir ve fıkıhta, Sünni mezhebine ve Kuran’a sonsuz bir bağlılık, tüm yapıtlarında da bir yetkinlik, bilgisinde derinlik göze çarpar.

Tasavvufa dönük yapıtlarında ise tüm şeriat ilke ve anlayışına karşı çıkar.

Ancak o dönemde bile kendisine “din bilgini” (Ulema) demeye kolaylıkla yetecek yapıtlar yaratması da bu çelişkiyi ortaya koyar.

Edirne’de, babası Kadı İsrail gözetiminde gördüğü eğitimden sonra Konya’ya gidişi, (Kaldı ki Bedreddin hiçbir yapıtında Mevlana Celaleddini Rumi ile ilgili tek bir söz bile etmemiştir) bir zaman sonra Kahire’ye, Tebriz’e, yine Kahire’ye oradan da en sonra Anadolu ve Rumeli’ye geçişi, yaşamındaki iniş çıkışların kanıtı.

Ortaya çıkan bu tutarsızlıklar ve çelişkiler onun adının çevresinde oluşmuş masalsı bir dünyadır.

Söylediğimiz gibi, İslam bilimleri konusunda yazdığı tefsir ve fıkıh kitaplarında inanmış ve iman etmiş (mümin) olarak beliren Bedreddin’in, tasavvuf ile ilgili yapıtlarında (özellikle Varidat’ta) ise birden düşünce ve inancının ayrımlaştığını görüyoruz.

İlk yapıtlarında bir “kul” olan ve “Tanrı”ya bağlılıkta bir mümin olan Bedreddin, tasavvuf ile ilgili yapıtlarında ise tanrısal bir varlık (Vahdet-i Vücut) olarak görünür.

Doğrudan Tanrı ile konuştuğunu, Tanrı’dan bilgi ve esinler aldığını söyler. Tüm bunlar çelişki yumağı ve Bedreddin’in usundaki “kuşku” olmalıdır.

Bedreddin, yüzyıllarca yapılan haksız suçlamaların tersine, peygamberlik savında hiç bulunmamıştır.

Ancak Tanrı ile bir bağ kurduğunu Varidat’ta çok kez anlatır. Bu sözler onun hayranlık duyduğu Muhyiddini Arabî’de ve onun hiç söz etmediği Mevlana’nın yapıtlarında da yer alır.

Ancak asla peygamber olduğunu söylememiş olan Bedreddin’in “Ben Tanrı’dan bir parçayım” (Vahdet-i Vücud) anlamına gelen tasavvuf düşüncesine uygun, açık sözleri vardır.

Prof. Dr. Halil İnalcık da, Şeyh Bedreddin’in sıradan bir derviş olmadığını, İslâm hukuku ve dinsel bilimler üzerine önemli yapıtlar veren büyük bilginler arasında bulunduğunu, daha sonra sufiliğe geçip, İbn Arabî’yi örnek aldığını ve onun “Fususu’l-Hikem” adlı yapıtına bir şerh yazdığını yazar.

”Yetiş ya Dede Sultan” sözüyle ona bağlı yandaşlarının onun Varidat’ını okuyup, düşüncelerine bağlanıp onun peygamberliğine inanması olası olmayıp, bu Bedreddin ile çevresinde toplananlar ile kişiliklerinin uyumsuzluğunun sonucudur:

“Kişi inandığını peygamber de yapar put da (tanrı da)”,
“Dervişi uçuran mürididir”…

Osmanlı din bilginlerince (ulema) yerden yere vurulan “Vahdet-i vücud” düşüncesinin tüm kişilikleri gibi Bedreddin de “küfür” ile suçlanırken, tanınmış Osmanlı şeyhülislamı ve tarihçisi Kemalpaşazâde, İbn Arabî’nin kitaplarının İslam’a uygun olduğuna ilişkin fetva yayınlamak zorunda kalmıştır.

Din bilginlerinin (ulemanın), bu tür sufîleri zındıklıkla suçlamaları, Osmanlı sarayında “bağnazlığın zaferi” olarak belirtilir.

Oysa tersine, Şeyh Bedreddin, Hz. Peygamberden büyük bir saygı, büyük bir bağlılık ile söz eder.

Varidat’ta çok sık görülen bu durum, onu yermek için peygamberlik savında bulunduğu, sapkınlık gösterdiğini yazan, yan tutucu yazar ve bilim ahlakından yoksun tarihçiye en iyi yanıttır.

Kanımca, 800 yıl önce yaşamış Şeyh Bedreddin’in, günümüz insanından ileride olan düşüncelerini, kişiliğini öğrenmek için yazılanlardan çok, yazdıklarına bakmak daha doğru olacaktır.

 

11.Haziran 2005 Elazığ

Cem BAYINDIR

Kaynaklar:

KUR’AN-I KERİM : Diyanet İşleri Başkanlığı yay., 1973.

DUKAS: Bizans Tarihi İstanbul Fetih Derneği yayınları 1956,

GÖLPINARLI, Abdülbaki : Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, Eti yay., 1968.

GÜRSEL, Nedim: Birikim, Temmuz 1976, sayı 17.

ATEŞ, Süleyman : Vatan Gazetesi 2007

HİKMET, Nâzım : Tüm Eserleri, Adam yay., 1992

ATSIZ, Hüseyin Nihal: Aşık Paşaoğlu Tarihi MEB yay. 1992,

ŞEYH BEDREDDİN :Varidat Kültür Bak. yay. 1990

EYUBOĞLU, İsmet Zeki : Vâridât, Der yay., 1995.

 

 

bedreddin312011

Yorum bırakın