KAZIM KARABEKİR’İN ANILARINDA KEBAN YÖRESİ

Kurtuluş Savaşının kahramanlarından ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün silah arkadaşlarından olan Kâzım Karabekir Paşa, askerlik yaşamı boyunca büyük başarılar kazanmış ve bu başarıları sonucunda belki de Türkiye’nin bugünkü kuzeydoğu sınırlarını belirlemiş önemli bir komutan ve siyasal bir kişiliktir.

Bulgarca, Fransızca, Almanca, Rusça gibi birçok dil bilen ve yaşamı boyunca birçok kitap yazan Kazım Karabekir Paşa’nın Birinci Cihan Harbiyle ilgili anılarını anlattığı yapıtlarından ikisi “Birinci Cihan Harbini Nasıl İdare Ettik? ” adlı kitabı ve “Günlükler (1906-1948)” adlı anılarıdır. Söz ettiğim kitapların içinde yer alan Keban’ın geçmişini ilgilendiren, bizim yer adlarımızı, camilerimizi, maden ocaklarımızı, insanımızı, mezarlıklarımızı da anlattığı bölümleri aktaracağım:

“ ARAPKİR’E YÜRÜYÜŞ

19 Ocak 1918 (19 Kânunusani 1334) Cumartesi

Mezraa-Keban Madeni itibari 12 saat.

Yollar hakkında aldığım malumata göre (Mezraa-Keban Madeni) mekkâre (kiralanmış yük hayvanı) ayağı ile on iki saat sürermiş. Oradan Arapkir’e kadar da on saat tutarmış. Kışın bizim de atlarımızla fazlasını yapmaklığımız mümkün olmayacaktı.

19 İkincikanun sabahleyin yedide Mezraa Kolordu Askerlik Dairesinden atlı olarak hareket ettik. Maden’e 05.45’de geldik. Yani itibarı müddetten bir saat bir çeyrek kısa zamanda. Mezraa’dan Cib’e kadar şose, ötesi araba güzergâhı. Çakmak Yokuşu karla örtülü. Buradan sonra yol boyunca Ortahan adında adi bir binadan başka ne köy var, ne pınar. Maden’e iki saat kala da yol bir boğaza giriyor. Ve güzergâh kayalıktır. Yüklü araba zorlukla geçer ve tamire muhtaç hale gelir.

Keban Madeni ağaçlıklar arasında bir kasabacık. 150 ev kadar. 50 ev kadar da harap ermeni evi var. Birkaç Rum evi de bozulmamış duruyor.

Madenlerde faaliyet yok. Buradaki Rumlar eski maden amelesi imiş. Maden Camii, kubbeli ve zarif bir tipte: 1210’da (1794) Kör Yusuf Ziya Paşa yaptırmış. Bu zat sonra sadrazam da olmuş. Caminin bir de kütüphanesi ve yüzden fazla cilt kitabı da var.

Buradaki maden gümüş ve kurşun imiş. Yusuf Ziya Paşa zamanında pek zengin imiş. Madenin keşif tarihi: 1170 (hicri) imiş. 1213 (1797) tarihinde sadrazam olan Yusuf Ziya Paşa’nın sadaretine tarih olarak meşhur müverrih Sururî tarafından ”Padişah Maden’de buldu mührüne layık güher (cevher)” mısraı söylenmiş. Fakat 1290’da (1874) masrafı çok oluyor diye tatil olunmuş. Madenin garip bir surette meydana çıktığı rivayet olunuyor: Güya bir Arapkirli hayvaniyle geçerken, hayvanı sırt üstü yatıp kaşınmış, semerin kaşına bir parça girmiş. Arapkirli, Harput’a gittiği vakit bu parçayı kuyumculara göstermiş: Gümüş demişler. Bu suretle Maden (Keban) meydana çıkmış!

Yolların ayrıldığı yere Darağacı adı verilmiş: Vaktiyle burada Kabakçı Mustafa Paşa adında biri de valilik yapmış. Bir gün hayvanın çıngırağı rahatsız etti diye sahibi olan kiracıyı burada çardağa gerdirmiş. Bu paşanın mezarı da Kalhane karşısında. Eskiden padişahlar nasıl vezirlerinin boynunu vurdurursa paşalar da kendilerini rahatsız edenlerinkini uçururlarmış! Gerçi burada çıngırağı hayvan çalmış, fakat parsayı bile her zaman çalan toplar mı ya? Ceza da böyle çalana verilmemiş.

20 Ocak 1918 (20 Kânunusani 1334) Pazar
Keban Madeni-Arapkir itibari 10 saat.

Sabahleyin hareketten önce manzarası pek hoş olan camiyi ziyaret ettim. Kapısı üstünde şöyle yazı var: “Maşallah, Amlehu Tosyalı Kurşuncu Molla Ahmed 1211” Cami bir yıl daha evvel yapıldığına göre kurşunları döşeyen bu usta kendi işinin tarihini yazmış. Cami mükemmel bir eser. Fakat kütüphanesi bakımsız bir halde.

Hatıra olarak buradan birkaç maden parçası aldım. Burası hakkında bilenlerle biraz daha görüştüm. İlk zamanlarda gümüşün dirhemi (44) paraya kadar mal olurken 1293 (1877) Rus harbi sıralarında (4) kuruşa kadar fırlayınca masrafı korumamış, yüz üstü kalmış.

Kasabanın mektebi, çarşısı orta halli. Havası ağır. Yazın pek sıtmalı imiş. Ahalinin dalakları bundan dolayı büyükmüş. Suyu kuyulardan içiyorlar, kireçli ve lezzeti fena. Fırat ırmağı yakın, suyu da tatlı; fakat filtresiz olduğundan temiz değil. Pek az kimseler de suyu buradan getirirlermiş. Fırat’a yarım saatte gidilip geliniyormuş. Yol, bir yokuştan inip çıkmaktan ibaretmiş.

Kasabayı dolaştım. Sokakları paçavra, kemik vesaire ile kirlenmiş, berbat bir halde! Büyük camiden başka tahta minareli bir cami daha var. Şerefesi harap. Eski, asırlar görmüş kabirler yıkılmış, kemikler meydana çıkmış. Az himmetle kabristanın etrafına bir duvar çekilip kabirlerin üzerine de biraz toprak atılırsa hem ölülere karşı mecbur olduğumuz hürmet vazifesi yapılmış, hem de havadaki vahametin sebeplerinden biri ortadan kaldırılmış olurdu. Ortalıktaki paçavraların yakılması, kemiklerin de gömülmesi suretiyle kasabanın havasının yarı yarıya iyileşeceğini halka, memurlara anlattım ve kaymakam beye de bu işe hemen himmet etmesini söyledim. Camiin ve kendimizin yol kıyafetiyle fotoğraflarımızı çektirdikten sonra veda ederek atlara bindik. Refakatimdeki zabitler pek üşüyor üstüste iki kaput giyiyorlardı. Hava gittikçe sertleşiyordu.

Saat dokuzda büyük bir kayıkla Fırat ırmağını geçtik. Bu esnada Fırat boyunca üç yıl önce Halep’ten Bağdat’a gidip geldiğimi ve Dicle boyundaki Irak muharebelerini hatırladım.

Geçitten sonra şose yokuşa tırmanıyor. Fakat bu da başkaları gibi yapıldıktan sonra tamir görmemiş. Denizli adında şirin bir köyün içinden geçtik. Sağımızda açıktan kalan Saracık da hoş bir köy.

Saracık hizasına kadar Fırat vadisinde kar yoktu. Sırtlara çıkınca başladı ve hemen 40 santimetre kalınlığında idi. Az sonra bir metreyi buldu. Harac karakolunda öğle yemeğini yedik. Buradan sonraki Dişdirik Düzlüğü dehşetli kar içinde. Bereket versin ki hava sakin ve güneşli. Fırtınalı bir havada berbat bir yer olacağı belli. Yük hayvanları karı bir karış kadar çökerterek bir iz açmış fakat çok yeri merdivenleşmiş ve buz halinde. Yaya yürümeye mecbur kaldık ve çok zorluk çektik. Üstelik güneş de battı ve ortalık karardı. Hele ne ise biraz ay ışığı var. Kasabanın kestirme yolunu bulamadık. Kasabadan gelen jandarma da aptallık etmiş. Bizi uzaktan görünce noktaya haber vermeye gelmiş! Kasabanın Ulupınar kısmından girdik. Beyhude bir saatten fazla dolaştık. Kışla yanından çarşı mahallesinden Berneke mahallesinde noktaya geldik. 9 sonra. Bizden hayli geride olan eşyamız kestirmeden daha evvel gelmişler. Arapkir’in içerisi dahi yarım metre kar. Yol aynı. Kar ezilmesinden mütehassıl buz. Kâmilen yaya yürüdük. Kasaba tülünce yaya. Bir de düştüm. …..

Saygılar sunuyorum.

Günlükler /Kazım Karabekir

Günlükler İlk Sayfa

Kazım Karabekir’in kendi el çizimiyle Keban Camii

Yorum bırakın