POLONYALI SİMEO’NUN 1608-1619 YILLARI ANADOLU GEZİSİ
Merhaba, bu hafta sizlere 400 yıl önce bölgemizden geçmiş bir gezginin notlarından söz edeceğim:
Polonyalı Simeon Kudüs’e gidecek hacılara faydalı olacak bir rehber hazırlamak amacıyla Anadolu’da uzun süreli bir gezi yapmıştır. Kendisi de dindar bir Ermenidir. Bu nedenle Anadolu’da özellikle Ermenilerle yakından ilgilenmiş ve onlarla ilgili bilgilere notlarında daha ayrıntılı yer vermiştir. Bu gezi notları İst. Üniversitesi tarafından 1964 yılında Türkçe ’ye çevrilerek yayınlanmıştır.
Taraflı tutumuna karşın, Anadolu’nun 17. yüzyıldaki etnik ve sosyal yapısını bu denli genişçe anlatan başka bir yazar da yoktur. Ayrıca yazar, Doğu Anadolu’nun gündelik hayatını, gelenek ve göreneklerini de seviyeli bir üslupla anlatmaktadır. Bir Ermeni din adamı olduğundan hiç şüphesiz tarafsız ve nesnel bir gözle olayları ve olguları yansıtması da beklenemezdi. Bu seyyahın eserinden bizim yöreye ilişkin kısa bir bölüm alıyoruz:
“HARPUT:
Üç günlük yolculuktan sonra (Malatya’dan), yüksek bir mevki’de bulunan Harput’a geldik.Orada 100 hâne Ermeni ve üç kilise vardı.Türklerin içinde bilhassa çok gaddar insanlar olan yeniçeriler şehre hâkim olmuş, her biri bir bey kesilmiş ve kendileri için saray gibi büyük evler yaptırmışlardı. Bunlar o kadar zâlim kimselerdi ki kimse ağzını açamazdı. Bundan dolayıdır ki şehirdeki Ermeni nüfusu azalmış bulunuyordu. Ermenilerin Surp Hagop adını taşıyan kiliseleri büyük îtibar kazanmış olup Müslümanlar da ona çok rağbet eder ve adak sunarlardı.
Harput şehri içinde, civar köylerde ve bütün eyâlette pek çok Süryanî vardır. Kal’eye bitişik vaziyette olan Süryanî kilisesinin kal’eden daha kadim bir binâ olduğu söyleniyordu. Şehrin önünde bulunup Artuk ovası gibi geniş ve suyu bol bir ovanın Fırat nehrine kadar yayılan sâhasında yalnız Ermenilerle meskûn köyler, Süryanîlere aid de, Avios , Abduher, v.s. gibi büyük köyler vardı. Ovada aynı zamanda Surp George, Surp Abdülmesih ve Garmir adlarını taşıyan üç büyük manastır vardır.Bunlardan dağın eteğinde bulunan Abdülmesih, babası tarafından kurban edilen çocuğun kanı ile boyanmış mukaddes bir taş; Garmir-vank, âlim râhipleri ve yazmaları ile meşhurdur. Surp Georg manastırının reisi, katolikos Azaria’nın şagirdi Mıgırdıç adlı râhip, manastırda ikametimi te’min etti.
Müteaddid papazları ile üç aded kârgir kilisesi bulunan Kesrik Köyü bin hânelik ise de, halkı yeniçerilerin yüzünden kaçmış olduğundan pek az nüfusu kalmıştı. Bizimşen (Bızmışen) adını taşıyan diğer bir köyün halkı o kadar müreffeh bir vaziyette idi ki, yerinde kalmış olan zenginlerden Markaroğlu Murad adlı birisi, bir gün , paşayı atlı muhâfız alayı ile beraber evinde misafir etmiş, bu kadar çok insanı tek başına ilk günde çiğ, ikinci günde de pişirilmiş yemeklerle doyurmuş; atlarının saman ve arpasını da te’min etmiştir.
Harput şehrinde de, Sivas’da olduğu gibi evler çok büyük olup her birinde kırk beşik sallanıyordu. Bu kadar büyük aileler içinde muhabbet mevcuttu. Herkes âile babasına, o öldükten sonra da en büyük kardeşe itâat ediyordu. Ermeniler ile Süryanîler muhabbet üzere olup birbirinden kız alıp verirlerdi. Cenâze merâsimlerine de birbirlerinin papazlarını dâvet ederler, bundan mâada bütün Süryanîler Ermenice konuşurlardı. Harput köyleri içinde Rum köyleri de vardı; fakat bunlar kendilerini Ermenilerden tefrik etmeyip onlarla akrabalık tesis etmişlerdir; hemen hepsi de Ermenice konuşurlar. Bunlar birbirleriyle o kadar kaynaşmışlardı ki kimin Ermeni, Kimin Rum veya Süryanî olduğu anlaşılmıyordu.
PALU:
Kürtçe ve Ermenice bilen bir Süryanî’yi rehber olarak tuttum ve Harput’tan yola çıktım.Bir def’asında bir Kürdün sırtında, iki def’a da sal ile Fırat’ı üç kere geçtim. Su o kadar leziz ve sağlam idi ki, bütün bir kuzu yenilse bu su ile hazm edilebilir. Birbuçuk günlük yolculuktan sonra, birçok Ermeni köyleri ile çevrilmiş olan Palu kasabasına geldik. Palu, dar bir kara parçasından mâada, Fırat (murad)’la çevrilmiş olduğundan bir ada vaziyetindedir.Osmancık gibi yüksek ve sivri metin bir kal’esi vardı. Kal’enin içinde bulunan ve Vardapet Surp Mesrop’a atf edilen mâbede girerek dua ettik. Mâbedin karşısında Yahudilerin mukaddes sandukaları şeklinde bir dikili taş vardı.Yazıyı okuyamadık, fakat bunun Allah tarafından Ermenilere ihsan edilen hurûfat olduğunu söylediler. Şehirde Ermenilere aid sekiz aded kârgir güzel kilise Kürdlere aid de damı örtülü ve çit duvarlı çok adi bir mescid vardı. Pek çok bağları bulunup şarabı çok bol ve sayısız semiz kekliklerin üç dört tanesi bir paraya satılan Palu’da bir hafta kaldık. Beraberimde bulunan Süryanî, yerine avdet ettiği için, seyâhatımın devamı için rehberlik edecek başka bir adam tuttum.Palu’dan hareketle dağları, vâdileri ve ormanları geçerek bir günde Çapakçur’a geldik.”
Kaynak: (Polonyalı Simeo’nun Seyahatnâmesi, İst.Üni.Edebiyat Fak. Yayını,1964, Çeviren: Hrand D. Andreasyan)
Saygılarımla…
Yorum bırakın