FATİH ÜZERİNE
Kişiliği:
“Bum növbet mi-zened ber tarum-i Afrasiyab,
Perda dari mi-kuned der kasr-ı kayser ankebut”
” بوم نوبت میزند بر طارم افراسیاب ”
پرده داری میکند در قصر قیصر عنکبوت”
-(Büyük İskender’in balkonunda baykuşlar ötüyor /İmparatorun sarayında örümcekler perde örüyor )–
İstanbul’a adım attığı anda söylediği belirtilen Farsça bu beyit, Fatih’in, yeryüzünün en büyük ve çağ değiştiren zaferlerinden birini kazanmasına ve dünya tarihinin belki en büyük devleti olan Roma İmparatorluğu’nu sona erdirmesine karşın, alçakgönüllülük bilinciyle söylenmiş, dünyadaki her şey gibi kendisinin de gelip geçici olduğunu anlatan önemli sözlerdir.
Çocukluğunda, aydın bir padişah olan babası II. Murat’ın istemiyle tahta çıkıp, ayrılması sonra yeniden gelmesinin de etkisiyle büyük bir deneyim kazanan Fatih’in, belki de başarılarının büyük nedenlerinden biri budur.
İkinci kez tahta geçişinde Fatih, aldığı görevi tüm gereği ve incelikleriyle kavramış, ilk padişahlığından gördüğü deneyimlere göre düşünce ve siyaset bakımından kendini hazırlamış, yüksek aklı, bilgi, görgü ve kavrayışı ile üstün özelliklerle dolu bir imparatordur.
Bugün ona sahiplenmeyi kimseye bırakmayan siyasal dincilerin Fatih’i anlaması güçtür, hatta olası değildir.
Çünkü Fatih, Doğu’da doğmuş, Doğu’da yaşamış ileri derecede bir Batılı olup, çağından çok ileride dinsel ve siyasal dünyayı, yaşamın gereklerini iyi kavramış, akla ve bilime inanmış birisidir.
Fatih, bugünün siyasal dincilerinin tam tersine, akla, ilkelere, hoşgörüye, estetiğe ve bilime inanır, özellikle adalet konusuna büyük önem verirdi.
Çocukluğunda okumaktan ve yazmaktan pek hoşlanmayan bu büyük padişah, gençliğinde Ortaçağların en büyük bilim ve akıl koruyucularından biri olmuş ve boş zamanlarını sürekli yüksek bilginlerle tartışmalarla geçiren Fatih Sultan Mehmet özellikle bilim ve felsefeye olan bu eğilimini bütün yaşamı boyunca göstermiştir.
Tarihçilere göre Fatih, Arapça ve Farsçayı kusursuz biliyordu. Üstelik Latince ve Yunanca da öğrenmişti ve anlatılanlara göre tüm bu dillerde okur yazar ve konuşabilirdi. Bu dillerde onun kütüphanesinden bir çok kitap bugün Topkapı müzesinde bulunur.
Günümüz siyasal dinci anlayışın yabancı olduğu felsefe, mantık, sanat, resim, heykel, Antik Yunan, Batı kültürü ve dünya tarihi hakkında ilgi ve düşünce sahibi olan, hükümdarlıkta da Batı dünyasından Hannibal, Büyük İskender ve Jül Sezar’ı çok beğenen Fatih Sultan Mehmet çocukluğunda, hocalarına hep onlara benzemek istediğini söylemiştir.
Dönemin tanınmış tarihçisi Mihail Kritovulos kitabında Fatih’i Büyük İskender ile kıyaslar ve daha önemli bulur.
Yine, Fatih’in Troya kalıntılarında dolaşırken Aias, Akhilleus’in mezarlarının başında Homeros’un İlyada’sından bu kişilerle ilgili bölümü ezberden okuduğunu anlatır.
Yaşamında ve konuşmalarında düşünce adamı (filozof) özellikleri taşıyan Fatih’in, düşünen, karşılıklı tartışma ve düşünce alışverişini seven ve yapılan eleştirilere de dayanan bir yapısı vardı.
Benimsemediği düşüncelere, gerektiğinde çok güçlü ve bilgiye dayalı sözlerle yanıt verirdi.
Hem bir bilim adamı hem bir sanatçı hem güçlü bir kumandan hem de bir imparator olan Fatih ileri görüşlü, sabırlı, istençli, atılgan ve yürekli, gerektiğinde çok katı bazen de iyi yürekli bir baba, 2 imparatorluk, 17 ülke, 200 kent fethetmiş üstün bir komutan ve kahramandır.
Bilim ve Akla Bakışı:
Aristocu ve Stoacı (Aklın duygulara üstünlüğü) felsefeye ilgi duyan Fatih, aklın ve bilimsel düşüncenin öncülüğünü yapmış, bilim adamlarını ve sanatçıları korumak ve onlara saygı göstermek bakımından da tüm atalarından daha ileri gitmiş, belki de dünyanın tüm hükümdarlarına örnek olmuştur.
Örneğin, Hocası Molla Gürani’ye büyük saygı duymuş ve padişah olduktan sonra bile ellerini öpmüş, öteki hocası ve devrinin büyük bilgini Molla Hüsrev’i de her gördüğünde ayağa kalkmıştır.
Bununla birlikte, padişahlık kurumuna tam bir saygı bekler hoşuna gitmeyen davranışlar saygı duyduklarından bile gelse bunu hemen belli eder ve uyarırdı.
İstanbul’a dünyanın dört tarafından bilim adamı ve sanatçıları toplamak istemiş, bunun için önemli özverilerde bulunmuş ve o dönem, İstanbul’u dünyanın en büyük sanat ve bilim başkenti yapmıştır.
Trabzonlu Amirutzes, Anconalı Cyriacus, Gentile Bellini, Giovanni Maria Angiolello, Matteo D’Patsi, devrin büyük matematikçisi Ali Kuşçu, İranlı ünlü şair ve filozof Molla Camii, Ali Şir Nevai’yi İstanbul’a çağırmaktan zevk duymuştur.
Fatih’in, güzel sanatlarda ve bilim alanındaki düşünceleri devrinin çok ilerisinde idi. Askerlikte de büyük bir komutan olduğu gibi, top ve silah tasarımları, kale yapımları vb gibi devrin askersel teknik bilimleriyle de bir bilim adamı derecesinde uğraşırdı.
Hoşgörüsü:
Fatih, bağnazlıktan uzak, din ve ulus ayırmaksızın tüm halka karşı sevecen ve adaletlidir. Adam tanımak, adam yetiştirmek ve işi yetkine vermek konusunda da çok başarılıdır.
Yalnızca – içlerinde imparatorun da olduğu-, ellerinde silahla karşı koyanların öldürüldüğü kuşatma sonrası, İstanbul’a girer girmez dünyanın en büyük kilisesinde namaz kılması, Ayasofya’dan bir mozaik parçasını koparmak isteyen bir askere çok kızarak, ona kılıcıyla vurması, Gentile Bellini gibi Batılı ressamlara resimler çizdirmesi, paranın üzerine resmini bastırması, İstanbul’a Rum azınlıklar için din görevlisi ataması, Roma İmparatorlarının gömüldüğü Havariyyun (Havariler) Kilisesi’nin yerine yaptırdığı Fatih Camiine defnedilmeyi istemesi de büyük göstergelerdir.
Devrin en büyük bilim adamlarından Molla Lütfi de anılarında, sarayda, en değerli kitap ve eşyaların saklandığı kütüphanede üst raflardan bir kitap almak üzere bir taşın üzerine çıkınca, Fatih’in “Hazreti İsa’nın o taşın üzerinde doğduğunu bilmiyor musun” diye kendisine bağırdığını yazar.
–Saltanatı koruma kaygısı ile küçük yaştaki kardeşlerini ve Bizans surlarında Türk ordusuna karşı savaşan öz amcası Orhan ve çocuklarını öldürmesi ve bazı önemli devlet adamlarının boynunu vurdurmasını bir yana koyarsak– Türkler ve Müslümanlarca büyük saygı ve hayranlıkla karşılandığı gibi toprakları üzerinde bulunan Hristiyanların çoğu tarafından da içtenlikle sevilirdi.
Avrupa’da ve azınlıklar arasında, güç ve kahramanlığı, sevecenliği, yüksek aklı, bilgisi, inceliğine yönelik çeşitli öyküler anlatılırdı.
Şiirleri:
“Bizimle saltanat lafın idermiş ol Karâmânî
Hudâ fırsat verirse ger, kara yîre karam anı”
biçiminde Karamanoğlu Beyi‘ne yazdığı eşşiz şiirden de anlaşılacağı üzere Fatih’in en önemli özelliklerinden birisi de büyük bir şair olmasıdır.
“Avni” mahlasıyla döneminin en güçlü şairleri düzeyinde şiirler yazardı. Galata’da gördüğü bir Rum kızına yazdığı aşağıdaki şiiri de onun sanatçı kimliğini açıkça gösterir.
“Bağlamaz firdevse gönlini Kalata’yı gören
Servi anmaz onda ol serv-i dilârâyı gören
Bir Frengi şîveli İsayî gördüm anda kim
Lebleri dirisidür der idi İsâ’yı gören
Akl û fehmin dîn ü îmânın niçe zabt eylesün
Kâfir olur hey Müselmânlar o tersâyı gören
Kevser’i anmaz ol içdiği mey-i nâbı içen
Mescide varmaz o varduğı kilisâyı gören
Bir Frengi kafir olduğunu bilürdi
Avniya Belün ü boynunda zünnar û çelipayı gören.”
Avnî
Günümüz Türkçesi:
(Galata’yı gören, artık cenneti istemez
Orda selvi boylu sevgiliyi gören, anmaz artık bir başka sevgiliyi
İşveli bir Hıristiyan gördüm ki
Onu gören Hz İsa gibi, onun dudaklarının yaşam verdiğini anlar
Bu güzelliği görünce aklı, anlayışı, dini, imanı nasıl elde tutarız ki
O güzel kızı gören Müslümanlar, kâfir olurlar hemen
Onun içtiği katıksız şarabı içen, cennetteki Kevser şarabını bile anmaz olur
O güzelin gittiği kiliseyi gören de bir daha girmez mescide
Ey Fatih, o sevgili, belinde papaz kuşağını, boynunda haçını görse,
kâfir olduğuna inanmış olurdu.)
Biçiminde çevirebileceğimiz sözler ve yukarıdaki bilgiler, onun şiir ve aruz sanatındaki bilgisini, şiirsel gücünü gösterdiği kadar; dünyaya bakışını, bilgiye, akla inancını, hoşgörüsünü, evrenselliğini de açıkça kanıtlıyor.
Son Sözlerimiz:
Yukarıda da yazdığım gibi, İstanbul’u bir çıkar/rant kenti yapıp koca çirkin yapılarla, AVM’lerle, yabancı adlarla dolu işyeri ve sitelerle, gülünç tarihsel heykellerle dolduranların, akla, bilgiye ve her türlü kültüre-hoşgörüye düşman olup, yönünü Ortadoğu’ya dönmüşlerin, Bedevi-Emevi kültürünü gerçek din sananların, onu anlaması, ona yakın olması, onu sevmesi, onun torunu olması olanaksızdır.
Fatih Sultan Mehmet’i sevebilmenin ilk koşulu, aklı, bilimi, sanatı, estetiği sevmek, hoşgörü ve adaleti egemen kılmaktır.
Kendisinden sonra oğlu, II. Bayezid’in içe kapanması ve batıyı reddetmesi, babasının saraydaki tablolarını pazarlarda sattırması, duvar resimlerini çıkartması ya da üstlerini örttürmesi, Fatih’in çok değer verdiği, bu topraklarda yaşamış en saygın ve büyük bilginlerden Molla Lütfi’yi dinsizlikle suçlayarak astırması, bilginler ve medreselerin önemini yitirmeleri, Fatih’in yapmak istediklerini yüzyıllarca yarım bırakmıştır.
Fatih’in açtığı bu yoldan, yüzyıllar sonra torunlarından III. Selim ve II. Mahmut yürümek istemişler, tam anlamıyla ise bunu ondan tam 450 yıl sonra, 20.yy’da Atatürk ve yeni cumhuriyetinin Türk aydınları başarmışlardır.
Nereden gelirse gelsin her türlü düşünceye hoşgörüyle bakan, ilgi gösteren, kendisine ve ülkesine katkı sağlayacak her türlü yeniliğe açık olan ve bilginlere büyük saygı gösteren Fatih ve düşünce yapısı ile çok ilgisiz bu zihniyet, yalnızca Fatih’ten sağlayacağı yararın/rantın peşinde olabilir, tıpkı bugünün İstanbul’unda olduğu gibi….
Sözlerimi yine ondan bir beyitle bitirmek isterim:
“Avnîya kılma güman kim sana râm ola nigâr,
Sen Sıtanbul şahı isen ol Kalata şahıdır.”
(Avnî sanma o güzel yüzlü sana boyun eğer,
Sen İstanbul padişahıysan, o da Galata’nın padişahıdır.)
Yorum bırakın