BİZİM EVE KIŞ GELDİ
-Amcam Ahmet Bayındır’ın kaleminden Babam Sabit Bayındır (16 Haziran 1944 – 25 Mayıs 1990)-
Keban 1954
BİZİM EVE KIŞ GELDİ
Ben gözümü açtığımda barındığımız yer bende bir bina, bir ev şeklinde bir izlenim bırakmıyordu. Evimiz son derece yalın, gösterişsiz, doğal halini koruyan tabiattan bir parça görünümündeydi. Bahçemizin yüksekçe bir köşesi taş yığınlarıyla çevrilip belirlenmiş, bizler için bir yaşam alanı oluşturulmuştu.
Ev ile bahçeler, birbirinden ayrılmaz, sınırları belirlenmez bir haldeydi. Yabani hayvanlarla iç içe yaşardık. Evlerimizden, yılan, akrep, yengeç, kelebek, kuş ve böcekler hiç eksik olmazdı. Kurt, çakal, tilki gibi yırtıcı hayvanlar da evimizin çevresinde her gün rastladığımız sıradan hayvanlardı. Keklik, çulluk, tavşanlar bile, kendi ektiğimiz ürünlerden beslenirlerdi. Yoncalıklarımızda, kendi hayvanlarımızla, yabani hayvanların birlikte yayıldıklarını çok görürdük. Böyle bir yaşam ortamında kış farklı bir özellik gösterirdi.
Kış geldiğinde, Keban’ın soğuk karasal iklimi ağır hükmü ortaya kor her yanı kar ve buz kaplardı. O zaman bir evde oturduğumuzu, bize ait bir yaşam alanımız olduğunu anlardık. Kışın sığışmak zorunda kaldığımız evler, biz çocuklara çok sıkıcı gelirdi. Ancak o dar ve basit korunma mekânları, kışın daha insanî bir kimliğe bürünür; masal, kıssa, destan gibi sözlü kültür ürünleriyle buluşmamıza olanak sağlardı. Sobalar kurulur, ocaklar ateşlenirdi. Konu komşu, eş dost uzun kış gecelerinde misafirliklere gider, aileler arası yakınlaşma ve dostluklar bu ortamda daha da çok artardı.
Bizim ev o zaman tek kat idi. Ağır taş duvarlarla çevrilmişti. Orta çağ şatoları gibi küçük ve yüksek pencereliydi. Pencere sayısı da eve göre çok azdı. Zar zor ışık alan, iki pencereli oturma odamız doğuya bakardı. Mutfak ve mahzen görevi gören oda ise, daha çukurda; fakat daha yüksek tavanlıydı. Orada yiyecek küplerimiz, kap kacağımız ve bir de içinde yıkanabileceğimiz çarkımız vardı. Kışın, oturduğumuz odada yıkanırdık. Annem üşümeyelim diye bizleri hep bu odada yıkardı. Büyüdükten sonra, kış da olsa artık kilerde yıkanır olmuştuk. Helamız ise, evin dışındaydı. Kış gecelerinde helaya gitmekten hep korkardım. Beni annem helaya götürürdü.
Gündelik hayatımız bağda bahçe geçerdi. Kalabalık bir aile nüfusumuz olmamasına karşın, ben aile fertlerimizi küçükken pek bilemiyordum. Kim kardeşim, kim yabancı farkında değildim. Sadece annemi biliyordum. Annemi bilmekten başka gün boyu onu izleyip duruyordum. Ailemin diğer bireylerini ise hep bir vesile ile tanımış oldum.
Bir kış günü. Her taraf kar altında. Oturduğumuz oda tıklım tıklım. Babam üst sedirde oturmuş. Yanında bilemediğim biri daha var. Yan rafa asılı lamba odayı aydınlatmaya yetmiyor. Sobanın dumanı da tütüp duruyor. Annem telaşlı, herkese bir şeyler ikram etme derdinde. Fato Bacı sırtını yüklüğe dayamış. Bugün çorap örmüyor, etrafı seyrediyor. Tipi camları zorluyor. Rüzgâr da dışarıda ıslık çalıyor. Evde büyük çocuklar da var. Onlar dışarıya, kara, çıkıp çıkıp geliyorlar. Ben korkuyorum. Çişim geldi. Anneme bakıyorum. Fato Bacı’nın anlattığı korku masallarını hatırladıkça daha da çok korkuyorum. Annem fark ediyor ‘gel’ diyor.
Bugün bize biri geldi. Hepimiz sevindik, en çok da annem sevindi. Zayıf ve esmer tenli genç bir çocuk. Takım elbisesi ve kravatı var. Ayakkabıları da köseleden. Onun ayakkabıları benim lastik ayakkabılarıma benzemiyor. Bavulu da var. Bavulunun içi de çamaşır ve kitap dolu. Bavuldaki çamaşırları anneme verdi. Annem çamaşırları alıp götürdü. Kitapları ise kendisi sırayla rafa dizdi. Bize kitaplarını tek tek gösterirken, hem de “ellemeyin” diye de sıkı sıkıya tembih etti.
Bu genç çocuk, geldiği günün akşamı; Keban’ın bu karakışında konukların huzurunda, sırtını sedire dayayarak, kitaplarından birini açıp okumaya başladı. Herkes sustu. Ben de sustum. Bir kaç dakika içinde odada çıt çıkmaz oldu. Arada sırada ben öksürüyordum. Babam da öksürüyordu. O ise hiç susmadan, radyo gibi, hızlı hızlı, güzel güzel okuyordu. Okuduğu kitapta durmadan Hazreti Ömer’in adı geçiyordu. Kocakarı, Ömer’e beddualar ediyor, torunlarının açlığından onu sorumlu tutuyordu. Birden sesini yükselti bu genç okuyucu:
“Dicle kenarında bir kurt aşırsa bir koyunu
Gelir de Allah’ın adaleti sorar Ömer’den onu!
Bir ihtiyar kadın kimsesiz kalır, Ömer sorumlu!
Yetim acıların gözyaşında boğulur, Ömer sorumlu!” …
….diye akıp gidiyordu bu destan.
Bu destan, Fato Bacı’nın masallarına, hikâyelerine hiç benzemiyordu. Odada herkes pür dikkat kesilmiş, soluğunu tutmuş, destancıyı dinliyordu. Bizim ev sanki kocakarının evi olmuştu. Olay bizde yaşanıyor gibiydi. Hayranlıkla ağzının içine baktığım destancıya sokuldum. Biraz sonra da başımı dizine koydum. Adil ağabeyim de gelip omuzuna yaslandı. Kıskandım. Ona alttan bir tekme attım. O da kafama vurdu. Babam kesik kesik birkaç defa öksürdü. Okuyucu hızını artırmıştı:
“Yemek sıcaktı, fakat kim durup da bekleyecek!
Ömer çocuklara bir bir yedirdi üfleyerek!
Kesildi çadırda matem, başladı canlı bir sevinç…”
Ben destancının dizinde Hazreti Ömer’in eliyle beslediği yetim çocuklar gibiydim. Okuru da yavaş yavaş tanır gibi oluyordum. Destancı bir ara soluklanmak istedi. Fato Bacı bu boşluktan istifade ederek
“ bugün kara kuzunun abisi gelmiş. Kara kuzu abisini çok özlemiş. Abisi de kara kuzuyu çok özlemiş. Abisi de maşallah üç ayda öğretmen olmuş. Bak bize ne güzel kıssalar, hikayatlar okudu. Ağzına sağlık Sabit, ağzına sağlık oğul. Aferin, üç ayda ne çok şey öğrenmişsin.”
Fato Bacı’nın bu sözleri beni derin bir uykudan uyarmıştı. Anlamıştım bu genç benim ağabeyimdi. Ağabeyimin varlığını ve ismini bu olay öncesinde hiç hatırlamıyorum. Demek ki onu tanıyacak yaşta değilmişim.
Bu Hazreti Ömer öyküsüyle ağabeyimi tanıma bilincim çakışıp örtüştü. Ben Sabit ağabeyimi ilk olarak bu olayla tanıdım. Hem de iyi ve etkili bir hatip olarak tanıdım. Çok okudu, çok okurdu. İyi okudu, iyi okurdu. Nedense tam yirmi yıldır artık bana bir şeyler okumuyor. Şimdilerde hep ben ona bir şeyler okuyorum. Hem de çok çok okuyorum. Ona her okuduğum da Allah adına, Allah adıyla başlıyor.
Ahmet BAYINDIR 11.Kasım.2009-İstanbul
Yalçın Oruç- Sabit Bayındır
Yorum bırakın