GÜNCEL DEĞİNMELER
Seçimlerden bir gün sonra, internet üzerinde bazı arkadaşlarımın hatta kamu görevlilerinin seçim sonuçlarını kabullenemediğini, halka hakaretler yağdırdıklarını, ekonomik ve siyasal kriz çıkması için dua ettiklerini gördüm. Daha dün “demokrasiye, sandığa, milli iradeye saygı duyun” diyenler bugün sonuçlardan sonra seçmeni aşağılamaya, suçlamaya dek gittiler. Bu türden internet paylaşımlarını yapanların bir bölümü de tanıdıklarım, müvekkillerim olduğundan, anlayabilecek zekâya sahip olanları dilimin döndüğünce uyarmaya ve uzlaşıcı olmaya çalıştım. Bazıları paylaşımlarını sildi, bazıları ise hücuma devam ediyor ve başarısızlık temennilerini yineliyorlar.
Öncelikle bu seçimin, seçimden çok halk oylaması biçimine dönüştürüldüğü, tarafsız kalması gereken makamların böyle istediği, kendilerine verilmeyen her “oy”un siyonistlere, küffara gittiğini söyleyenleri ve seçimi bir ölüm kalım savaşına sokanları aklı başında herkes görmüştür.
Yaşamımda ilk kez seçim görevlisi olduğum bu seçimlerde, halk üzerinde ciddi bir algı yönlendirmesi yapılmasına, yüzlerce televizyonun, gazetenin günlerce siyasal güç lehine propagandasına, basit bir seçimin, bir kurtuluş savaşına, dinler arası bir savaşa dönüştürülmesine ve seçmeni manevi yönden baskıya alma çabalarına karşın seçim beklenmeyen bazı sürprizlerle sonuçlandı.
“Milli irade”, üst üste seçimler kazanan ve bu terimi en çok kullanan siyasal güce son verdi. İçeriğini bilmediğimiz bir “Başkanlık” sistemini isteyenlerin, iyi kötü süren parlamenter sistemi rafa kaldırma türünden bu istemlerine halk şimdilik “hayır” dedi. Ancak, toplumdaki genel düşünce, milletvekili sayıları ve parti yöneticilerinin açıklamalarına, davranışlarına bakılırsa, -sandığa ve milli iradeye herkes saygılı görünse de-, ne yazık ki, kurulabilme olasılığı olan hükûmet uzun ömürlü olmayacak gibi. Şu anda gücü elinde bulunduranların da asıl amacının “Erken Seçim” (Kendi söylemleriyle “tekrar seçim”) olduğunu söylemek güç olmaz.
Özetle; siyasal gücün sayısı tek başına hükûmet kurmaya yetmiyor, öteki partiler ise koalisyon kurmaya ya da azınlık hükûmeti gibi uzlaşmalara hazır görünmüyor. Oysa ülkenin bu güç günlerinde, ilkeler korunarak çözüm bulunabilse ülkemiz için yararlı olurdu. Şu an siyasal gücün, ilk fırsatta gündeme getirmek istediği anayasal bir “Erken Seçim” olsa bile -katılım düşük olmazsa- sonuçlar bugünkünden çok değişik çıkmayacak gibi görünüyor. Ancak erken seçim tehdidi bazen halkta demokrasiye güveni de sarsabilir, bunun da uyarısını yapmak gerek.
Bizim laik cumhuriyet sistemimizi örnek aldığımız Fransa’da da uzun süren bir hükûmet krizi, halkı etkilemiş ve De Gaulle o dönemde “Yarı Başkanlık” sistemini kabul ettirmişti. Bizde ise daha önce meclis kürsüsünden “Bu anayasayı tanımıyorum” diyen siyasal kişilikleri görsek de, bu kişiler, şimdilerde, bu beğenmedikleri, hukuk ve anayasal sistemin ana kitabı olan anayasaya sığınıp, anayasadan kaynaklanan yetkiler çerçevesinde, bize de, benzer istemleri zorlamak isteyebilirler.
Geçtiğimiz günlerde yaşamını yitiren rahmetli Demirel’in veciz sözlerinden biri zihnimizde yer etmiş şivesiyle “Demokrasilerde çareler tükenmez” sözüdür. Sandıktan çıkan her sonuç milli iradedir. Milli irade bugün de, halkın demokrasi düşüncesini, tercihini ve çözülmesini istediği sorunlarımızı açıkça gösterdi. Çözüm, hoşgörü, uzlaşma, birlikten geçtiği için, sorumluluk yalnız partilerin değil bu ülkenin yurttaşlarına da düşüyor. Sınırlarımızda süren korkunç savaşlar, katliamlar, ekonomik göstergelerdeki bozukluklar, adaletin tümüyle saygınlığını yitirmesi, hukuksal güvencelerimizin yok edilmesi, tüm kurumlarda yapısal bozukluklar, halkın sözde muhafazakâr bir yaşama zorlanması, ama bu zorlamayı yapanların tüm manevi ve ulusal değerleri alaşağı etmeleri, dinsel değerlerle dalga geçenlerin halâ ülkede mevkilerini korumaları, aklın, bilimin yerini hamasetin alması, eğitimin darmadağın edilmesi, keyfi değiştirilmiş yüzlerce yasanın hukuka ve anayasaya aykırı olması, yatırımların ve ülke yönetiminin sürmesi gerekliliği gibi sorunları çözmek kolay değil. Var olan siyasal güç, kötüye giden gelişmeleri, görsel ve yazılı basın yoluyla halktan gizlemeye, örtmeye çalıştı. Yüzlerce yerel ve ulusal tv’nin ve yüzlerce gazetenin desteğine karşın yine de başarılı olamadı. Bu denli haksız rekabet ve koşullar içinde geçirilen seçime karşın, bu durum, seçim sonuçlarından açıkça anlaşılıyor.
Bozkurt Güvenç seçimlerle ilgili son yazısında demokrasi ve uzlaşma kavramlarının ayrılmazlığından söz etmekte. Gerçekten de, demokrasinin ve cumhuriyet geleneğinin hem en toplumsal ve hem de en bireysel(insani) ilkesi “hoşgörü”, yani “saygı”, yani “uzlaşma”dır. Gerçekten de, siyasal gücün medyadaki ve internetteki borazanlarının, “üst akıl” dediği bir gizli merkezden yönetilecek irade yoksunu bir toplum değiliz. Bu aşağılamalara karşın, bu halk, bu düzeyde kara propaganda hücumu içinde yine de, her zaman kendi kendini idare edecek bir iradeye sahiptir. Halk, bir yerlerden bize emir dayatacak üst akla değil, yıllardır özlem duyduğumuz “ortak akıl”(Tanım Bozkurt Güvenç’e ait) yani birlik ve uzlaşmaya gereksinim duymaktadır. Şimdi, halkın içindeki farklı görüşlerin, ilkelerini koruduğu, başkalarının ilkelerine de saygı duyduğu ve bugünkü siyasetçilerin çakma kurtuluş savaşı savları gibi değil, Atatürk’ün gerçek Kurtuluş Savaşı’ndaki gibi toplumsal işbirliği ve özveri ortamı gerekiyor. Çünkü çok hızlıca çözülmesi zorunlu sorunlarımız var. Bunları çözmek için zamanımız çok dar. Bu çok güç bir olasılık ama geçmişte de asla bir araya gelmeyecek denilen düşünceler (Örneğin Milli Görüş-Sosyal Demokrasi gibi) zorunlu olarak (Gerçi sonucunda başarısız olsalar da) bir uzlaşmaya gitmediler mi?
Bizim için en kötü sonuç, Türk halkının demokrasiye duyduğu 100 yıllık ciddi güvenin yitirilmesidir. Zira çözüm bekleyen bu denli ciddi sorunların yanında, tam karşılarında hamle yapmak için bekleyen, hukuku ve yasaları dilediği gibi kullanmayı bilen, deneyimli bir güç var.
Fotoğraf bölümünde bu sayıda Atatürk’ün 1937 Kasım ayında Elazığ gezisinden bir fotoğraf sunuyorum. Saygılarımla…
Yorum bırakın