YENİ OSMANLICILIK MODASI ÜZERİNE
Hep yazıyorum, gündem ve siyaset üzerine yazmayı Keban gazetesi okuyucularına haksızlık sayıyorum. Ama meraklı olduğum tarih ve Osmanlıca gibi alanlara da her önüne gelenin otorite gibi dalmasına da bir iki söz etmem zorunlu oluyor. Bugünlerde internette, televizyonlarda, gazetelerde, yollarda, kamu kurumlarında ve gücü elinde bulunduranların dillerinde şekilci bir Osmanlıcılık egemen. Aslında bu özenti bazı çevrelerde eskiden beri süregelir. Osmanlı’yı bilmeyen, kulaktan dolma ya da ilkokul eğitimi seviyesinde bir eğitimle edindikleri kısıtlı bilgilerle ecdadımıza sözde sahip çıkarlar… Bunların Osmanlı kültürüyle, Osmanlı zevki, Osmanlı estetiği ile ilgisi yoktur. Tarih kitabı okumazlar, tarihi ve dili (Osmanlıca’yı ve Türkçe’yi) doğru dürüst bilmezler.
Öncelikle “Osmanlı” diye bir halk var mıdır? Bunun yanıtı Osmanlı belgelerinde gizlidir. Bu belgelerin hiçbirinde “Osmanlı” diye bir söz bulunmaz. Bu kavram 19.yy’ın sonlarında ortaya çıkmış ve azınlıklara tanınan hakların bir sonucudur. Kısaca daha çok azınlıklar tarafından kullanılan bu kavram, Müslüman Türklerin kullandığı bir şey değildi. O zaman öncelikle şunu belirtelim ki “Osmanlı” kavramı muhafazakâr toplumun bir söylemi olamaz. Bu bakımdan günümüzde moda olan “Osmanlıcılık”taki yanlışlığın baştan başladığını söylemek gerekir.
Bugün gücü elinde bulunduranların moda yaptığı, “Osmanlıcılık” savı ya da söylemi bana göre bilgisizlik doludur. Bugün her yerde moda olan, geçmişi bugüne taşıma, ecdadın ruhunu yeniden yaratma, İslam dünyasında yeniden söz sahibi olma, İmparatorluğun şaşalı günlerine dönme savı da tümüyle tarihini, geçmişini yeterince okumamaktan kaynaklanan ve yalnızca şekilci bir eylemdir.
Burada derinlemesine bir değerlendirme yapıp okuyucuyu sıkmak istemem. Osmanlı İmparatorluğu güçlü günlerinin ardından 16.yy’dan sonra duraklama ve gerileme dönemine girmiş, 18. ve 19.yy.dan sonra da çöküşe geçmiştir. Osmanlı İmparatorluğunun sona ermesinin yeni kurulan cumhuriyet ve Atatürk ile hiçbir ilgisi yoktur. Bugün kentlerimizde gördüğümüz, kötü taklit Osmanlı evleri, kötü taklit giysiler, kötü taklit yalan yanlış bir Osmanlıca hevesi, kötü taklit binalar, tabelalar, giydirmeler, süslemeler hiçbir zaman bizim şatafatlı, görkemli günlerimize dönüş değildir. Bu kötü taklitler ile bir kültürü canlandıramazsınız. Kaldı ki, bunların çoğu “ucube” olup, çirkinliği, estetik yoksunluğunu gösterir. Osmanlı İmparatorluğu’nu, Osmanlı’yı olması gereken (ideal) bir yaşam biçimi olarak edinmek savıyla yola çıkanlar, Osmanlı’nın estetiğe, bilgiye, Doğu toplumlarının, Roma’nın, Eski Yunan’ın, eski toplumların, Fransız ve Alman kültürlerine hâkim, o entelektüel mirasını anlamaktan yoksundur. Bugünkü güç sahiplerinin bu özgün ve entelektüel mirasın bugüne nasıl taşınabileceğine ve kültürümüzün gelişmesine en küçük bir katkısı yoktur.
Çağdaşlık, bizde kabaca 100-150 yıllık bir öyküdür. Daha başından beri çağdaşlık henüz ülkemizde bir tür doğu kültürü egemenliğinde geçmiş ve batıda bilinenden ayrı bir biçimde yaşanmış ve yaşanmaya da devam ediyor. Son 13 yılda da güç sahipleri, bu doğululuğu, Ortadoğululuğa benzeyen bir yönde bir melez tipe çevirdi. Bu sözde yerli kültürümüz yani öykünmüş bir Ortadoğululuk her alanda, dilde, şiirde, heykelde, yapılaşmada, bakış açılarımızda, kibirli, sıradan ve ticari kaygılarla üretilmiş bir estetik anlayışına neden oldu. Bu kibir kokan ve sıradan estetik (estetiksizlik) son dönemde, dilde, yazıda, şiir ve heykellerde kamusal alanda ‘görünür’ kılındı. Beni bu konuda en rahatsız eden bir konu da, lokanta, sokak, otel, kahvehane, mağaza gibi yerlerin ve tabelaların görünümleridir. Mimar Sinan’ın ölümsüz eşsiz yapıtlarının, Osmanlı camilerinin, külliyelerinin yanında bugünkü taklit mimari anlayışımız ve büyük kentlerdeki gülünç “Şehr-i Kebap and Lahmacun” gibi ucube tabelalar artık her yerde gözümüze çarpıyor. Birkaç gün önce gazetelerde gördüğümüz, Amasya’da cep telefonlu Şehzade Mustafa heykeline ise ucube demek bile yetersiz…
Geçtiğimiz günlerde, Osmanlı özentisi içerisinde bir belediye başkanı da, Türkiye cumhuriyetinin 1926 yılında uyuşturucu fabrikasını kurduğunu, halkı uyuşturucuya teşvik ettiğini, özendirdiğini ileri sürmüştür. Oysa sözü edilenin bir ilaç fabrikası olduğunu, kimya alanında ve ecza sanayiinde kullanıldığını ve bunun (Uyuşturucu İnhisarı) Türkiye Cumhuriyeti ile değil Osmanlı’da yedd-i vahit yani tekel olarak yapıldığını bilmesi gerekmez mi? 1890’larda tüm dünyada ilaç sanayinde kullanılan eroin bizde de haşhaş denilen bir bitkiden üretiliyordu. 1900’lerde Osmanlı’da devlet, 60’a yakın ilimizde düzenli olarak afyon ekimi yapılmaktaydı. O dönemde zamanla da bunun bağımlılık yaratması ve uyuşturucu yani amaç dışı kullanımının görülmesi nedeniyle tüm dünyada olduğu gibi Osmanlı da Türkiye Cumhuriyeti devleti de bu maddenin üretimini tekeline almaya çalışmıştır. Bunu bilmeyen birinin Osmanlı’nın evladı olduğunu ileri sürmesinin yorumunu size bırakayım.
Yine; edebiyatta da, özellikle dini kelimeler büyük yanlışlıklarla kullanılıyor. Bu durum, bugün edebiyat, yazı ve şiir, tarih yapıtlarında gittikçe yaygınlaşarak egemenlik kazanıyor. Bugün okumayan, ancak algı yönetimi ile kendini yükseklerde görmesi istenen bir toplumunun bu yetersizliğinin sorumlusu, bilgiyi, kuramı ve estetik kültürü “ucube” diye dışlayan siyasal anlayıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki heykeller ile 12 Eylül döneminde otoritenin çevremize diktirdiği heykeller arasındaki uçurum gibi… Bizim ilimiz Elazığ’da da, rahmetli heykeltıraş Nurettin Orhan’ın Çayda Çıra, Balakgazi benzer çalışmalarının estetiğini bugünlerde bulmak olanaksızdır.
Örneğin, bu şekilci Osmanlıcılık ile kâğıtlara, broşürlere “Ermeni Soykırımı yoktur” yazmakla, Yahudi, ABD lobilerine para aktarmakla Ermeni sorununun da üstesinden gelinebilinir mi? Osmanlıca yazılmış ermeni yazarların yapıtlarını, onların edebiyatını, şiirini, tarihini, mimarisini, toplumsal yaşamını okumadan, bilmeden, salt süslü, iddialı sözlerle yani hamaset ile yol almanın uluslararası alanda hiçbir karşılığı yoktur. Buradan anlaşıldığı üzere her sorunun çözümü için ilk koşul, şekilci bir Osmanlıcılıktan kurtulmak ve içeriğe yani bilgiye sarılmaktır.
Bugün “Ecdad”, “Osmanlı Torunu” söylemlerini kullananlar, ne ecdadı, ne geçmişi, ne onların yaptıklarını bilirler. Türkiye’nin, İstanbul’un tarihsel mirasını yok eden, görünümünü bozan, acımasız ve hoyrat anlayış sürüyor. Bunun nedeni akla, bilgiye, değerlere olan kaygısızlıktır. Bugünün siyasal gücünde “estetik” öncelikli bir ilke değildir.
Osmanlıca da böyle. Okumayan, çalışmayan, sürekli yinelemeyen, eski Türkçe’yi, Osmanlı kültürünü bilmeyen ve bilgiyi aşağılayan insanlar bugünün Türkçesini bile öğrenemeden, sözde eski yazıyı istemekteler. Oysa dil istemekle, modayla olmaz, okumakla, çalışmakla kazanılır. Televizyonlarda kafasında kırmızı bir fesle Osmanlıca ders verenlerin, yine, çıkardıkları tarih dergileriyle sözde derin bilgiler ileri sürenlerin Osmanlıca ve tarih bilgisi ile bir devletin ecdad politikası yürütmesinin özentiden öteye gitmeyeceği açıktır. Bu yetersiz ve bilgisiz anlayış ile geçmişe sahip çıkılmaz.
Burada güdülen amacın, halkı, gençleri cumhuriyete düşman yapmak ve tarihi siyasete alet etmek olduğu açık. Bu nedenle, milletimizin bilgiye, akla, değerlere sahip çıkması, eski neslini, ecdadını, tarihini ancak okuyarak, çalışarak öğrenebileceğini, büyük ülke olmanın da tıpkı böyle çalışarak, okuyarak, bilgiye, akla, değerlerine sahip çıkarak kazanılabileceğini asla unutmamamız dileğiyle…
Fotoğraf bölümünde ise Keban Yusuf Ziya Paşa Camisinin şimdiki görüntüsü ile hiçbir benzerliği kalmamış kapısı var… Saygılarımla…
cemoka23 için bir cevap yazın Cevabı iptal et