İnsanbilim (Antropoloji) ve Hukuk

                  Bir hukuk adamını, ilkel veya ileri toplumların hukuksal sistemlerinin büyük ölçüde ilgilendirmesi beklenir. Toplum­ların tümünde hukuk terimiyle adlandırılan, ama tanımları son de­recede güç olan bazı davranış kalıpları vardır. “Hukuk, çoğu zaman ağır işler, fakat yansız olmaya çalışır” dediğimizde, hukuk sözü mahkemeler­de süren işlemleri; çeşitli yargıç ve bilirkişilerin düşünce, karar ve içtihatlarını; toplumun suçluları cezalandırmasını ya da yakınanların anlaşmazlıklarına çözüm bulmasına olanak sağlayan işleyişi belirtir. Bu anlamda hukuk, devinim içindedir, bir davra­nış sistemi, kalıplaşmış bir toplumsal çalışma biçimidir. Ama, “Türk hukuku cinayeti cürüm olarak kabul eder” diyecek olduğumuzda, hukuk sözünün daha durağan bir anlamı vardır. O zaman hukuk, yasama otorite­sine dayanan ve yüzyıllar boyunca gelişerek günümüze bireylerin uymaları gerekli kurallar bütünü olarak görülebilir.

             Bir toplumda erkek giysilerinin sol­dan sağa, kadın giysilerinin ise sağdan sola düğmelenmesi gelenektir. Ama düğmelerin ters yönde dikili oluşu, hukuksal açıdan suç içeren bir durum değildir. Yasalar gelenekten ayrıdır. Gelenek, kişiler için güçlü duygusal yönleri olan ahlâksal davranışları yö­neten alışkanlıklardır.

                   Yasanın çiğnendiği durumlar; örneğin, bir kişinin savunmasız birini acımasızca dövmesi, toplumda güçlü karşı-etki(tepki) yaratabilir ya da hiç bir ilgi uyandırmaz, üstelik küçük bir trafik hatası, bir kahvehanenin kapanış saatinden sonra bir çay daha içmek istemek gibi suçlar, toplumca olumlu bile karşılanabilir. Batı toplumlarında, halkın, tut­madığı yasalara karşı gelenlere olumlu bakılması, yaygın bir dav­ranıştır. Amerika’nın ünlü içki yasağı yasası milyonlarca kişide karşı etki uyandırıyor ve bu yasaya karşı koyanlar, büyük bir sevgiyle karşılanıyorken, yasa, yıllar boyunca yürür­lükte kalmış ve bu bir süre sonra da devletçe gittikçe ağırlaştırılmıştır. (1)

             İlkel toplumlarda ise oymak(aşiret/kabile) üyelerinin bir bölümünün sevinç duyduğu, bir bölümünün ise canını sıkacak özellikte karmaşık düzenlemeler oluşturacak bir yasama organı yok­tur. Tarih öncesi insanın birtakım kurallara uymak zorunda kaldığı sık görülmez. Bu nedenle de bazı insanbilim ve toplumbilimciler, hukuku, çoğunluğun uyguladığı kurallar olarak tanımlamak­la yetinirler. (2) Bu, neredeyse tüm bir toplumun, insanların çevresindekilere nasıl davranmalarının uygun olup olmadığı konusunda var­dıkları bir uzlaşmadır. Bu açıdan bakıldığında, hukukun gelenek ve örflerden çok da ayrımı kalmamaktadır. Hukuk bu biçimde batıdaki gibi hukuk ki­taplarında yazılı olan ve görevlilerce mahkemelerde savunulan bir olgu olmaktan çıkmakta ve toplumun geleneksel sağduyusu ve ka­rarlarından oluşmaktadır. Burada da, hukuk, dayanılmaz ve usandırıcı bulunduğunda, yine ortak bir kararla değiştirilir, ama bu karar uzun tartışmalar sonunda değil, ya keyfi ya da gerek duyulduğu an verilir.

             Geniş anlamda, hukukun bir toplumun üyeleri arasındaki iliş­kileri düzenlemeye yarayan işleyişlerden biri olduğu söylene­bilir. Neye izin verilmiş, neyin yasaklanmış olduğunu ortaya koya­rak bireylerin veya grupların arasındaki tümlemeyi kolaylaştır­maktadır. Toplumsal dayanışmayı bozması olası davranışları önlemek ve karışıklıkları, uyumu yeniden sağlamak için, bir an önce sona erdirme ereğini gütmektedir.

              İlkel toplumlardaki insanların işleyebilecekleri suç çeşitlerinin çağdaş toplumlarınkinden çok ayrı ve çok daha az olduğunu görürüz. Örneğin ger­çekten ilkel bir düzeyde, bir kat giysi, araç ve silâhtan başka çalınacak bir şey olmaması ve hırsızın bunları kullanmaya kalktı­ğı an tanınması gibi nedenlerle hırsızlık gibi suçlar daha güç işlenir.

               İleri toplumlarda suçlar, temel olarak ikiye ayrılır: Olağan ola­rak devlet tarafından açılan davalarda (kamu davası), topluma kar­şı işlenmiş suçlar olarak işlem gören cürümler ve bir kimsenin bir ötekine tümüyle kişisel olan nedenlere dayanarak açtığı zarar verme ve bunların giderilmesi ve cezalandırılması davaları… Toplumumuzda cinayet, imam nikâhı, kundakçılık, kaçakçılık ve tehlikeli saldırılar birinci türe, mülke tecavüz, iftira, yakınmaya bağlı ya da sözleşmeyi bozma gibi hukuksal nedenliler de ikinci türe gi­rer.

                  Pek çok ilkel toplumda, toplum ta­rafından suçluyu cezalandırmak için hiç bir çaba harcanmamasından anlaşılacağı gibi, kimi zaman cinayet bile bir cürüm olmayabilir. Öldürülen kişinin yakınları ölenin öcünü alabilir, ama adam öldüreni cezalandırmak toplumsal bir davranışa yol açmaz. Buna karşın bir tabuya karşı gelmek, oymak(kabile) üye­lerinin tümüne zarar verecek büyülü güçleri kızdıracağından, çoğu zaman en korkunç cürüm olarak görülür. Aile ve kabile gruplarını bo­zacağından, zina da önemli bir suç sayılır. Ama ilkel toplumda bu konuda yü­rürlükte olan bir genel kural yoktur. Önemi, suçluların ilişkilerine, toplumsal yapıya ve pek çok başka öğeye göre değişir. Genel olarak büyücülük, topluma karşı işlenmiş büyük bir suç olarak kabul edi­lir.

             İlkel ve ileri topluluklar arasındaki çarpıcı bir ayrımı da “Yasayı bilmemek, ona karşı gelmeyi haklı göstermez” sözü yansıtır. İlkel toplumun tersine ileri toplumlarda yasaların bilinmemesi çok yaygın bir olgudur. Bin­lerce yasa ve bir o denli de yasa maddesi vardır. O kadar ki, bir yargıcın, avukatın, savcının, yüksek mahkeme üyesinin bile bunların tümünü bilmesi olanaksızdır.

             Batı toplumunda, yasaya karşı gelindiğinde, niyetler cürüm ve­ya kötü davranışı haklı göstermez, ancak hafifletici neden oluşmuş olabilir. Eğer bir adama onu öldürmek niyetiyle ateş etmişsek bu, tasarlanmış bir cinayettir (taammüden). Eğer yalnız korkutmak amacıyla yakınına ateş etmek isterken kötü bir şans sonucu bir kimseyi vurmuşsak bu, tasarlanmamış bir cinayet olarak yar­gılanır. Eğer bir insanın ölümüne bizim hiçbir kusurumuz ya da ihmalimiz olma­dan sebep vermişsek, bu cinayet değildir.

             İlkel toplumların çoğunda suç, yalnız oluşturduğu et­kiye dayanılarak hüküm giyer; biçim ve koşulların önemi yoktur. Önemli olan, bir adamın davranışından doğan sonuçtur. Eğer bir ka­zaya veya bir zarara neden olunmuşsa, karşılığı verilmeli veya giderilmelidir. Bulunan bedel, kazaya uğrayana, onun ailesine, ya da yakınlarına, bazı toplumlarda oymak şefine, ağasına bile ödenebi­lir. Tarihte, kimi Afrika uluslarında hukuksal sistemlerinin ve mahkemelerindeki işlemlerin karmaşıklığı ile dikkati çeken, oldukça ileri top­lumlarda bile biçime çok önem verilmezdi. Bu­nunla Birlikte, Afrikalı bazı gruplar, kışkırtmayı hafifletici neden olarak kabul eder; kimi Amerikalı yerli gruplar, suçun taammüden işlenmiş ol­duğu kanıtlandığında ödenecek tazminatı artırırdı. Filipinlerde pirinç üreticisi yerleşim yerlerinde, kazayla olduğu anlaşılan önemli zararlar için bile tazminat istenemez. Bunu Afrika kabilelerinde de görebiliriz. İlkel gruplar arasında hukuksal sorunların ele alınma şekilleri bü­yük ayrımlar gösterir. Tabakalaşmış toplum­larda genel olarak sorunun önemine göre aile başkanları, köy baş­kanları, bölge şefleri ya da büyük şeflerin hukuksal sorunları çözümleyip karara bağladığı bir altlık-üstlük sistemi görülür. Onlar, bu görevi mah­kemelerden özgür olarak yerine getirirler.

         Bölümlenmiş toplumlarda ise küçük yerel ya da akrabalık grupları bağımsız birimler biçimindedir. Bunların en yay­gın olan biçimi birbirlerine karşı işlenen suçların “klan(kabilenin bir bölümü) öcü” ile çözümlendiği klanlardır. Bu sisteme göre, başka bir klana men­sup bir kimse tarafından saldırıya uğrayan klan üyesini kendi kla­nından herkes birleşerek destekleyecek, öç alacak ya da taz­minat ödenmesini isteyecektir.  Sorun, doyurucu bir biçimde çözümlenmediğinde de, suçlunun klanının tüm üyeleri, işlenen suç­tan sorumlu tutulacaktır. Burada karşılaştığımız ilke, aynı za­manda bireyin topluluğuyla bir görülüp (aynileştirilme) iyi bir örnek olan birlikte sorumluluk ilkesidir. (3) Dünyanın çok ülkesinde buna örnekler görebiliriz. Eskimo köylerinde ci­nayet işleyen kimse, genel olarak toplumun tepkisini beklemeden köyden ayrılır. Ama cinayetlerinin sayısı artarsa, bütün köy bir­leşerek suçluyu öldürebilir, çünkü kan davası gütmek küçücük Es­kimo gruplarının toplumsal dengesini altüst edebileceği gibi, avcı sa­yısını, tüm köy için tehlikeli olacak derecede azaltması nedeniy­le, ekonomik yapılarını da kökünden sarsabilir.                    

                   Bazı Amerika Kızılderililerinde kabile meclisi uygun zamanın geldiğini belirtmeden, manda avlamak bir cürümdür. Bunun nedeni, avcının sürülerin ürküp kaçmasına neden olarak kabilenin öteki üyelerinin aç kalmasına yol açabilmesidir.

                      Amerika’da yukarıdaki eylemin suç sayıldığı zamanlar, yaban avı kurallarını çiğnetmemek için görev alanlar görevlerini güç yoluyla değil, olabildiğince olduğu kadar inandırma yoluyla yapmaya çalışır ancak başka çözüm kalmadığında ve kötü anlarda cezalandır­ma gücünü de kullanırdı. En yaygın ceza da kamçılamaydı ve buna suç­lunun çadır, ok, yay, at ve diğer mallarını yakma da eklene­bilirdi. Son derecede ilginç olan nokta, cezanın öç değil, suç­luyu ıslah etme amacını taşımasıdır. Cezalandırılmış olan kimse davranışlarını düzelte­ceğine söz verdiğinde, kendisine hemen atlar ve battaniyeler armağan edilir ve topluluk içindeki yeri yeniden sağlanırdı. Yasaya karşı ge­len kişinin yeniden topluma uyum sağlayarak kazanılmasını amaç edinen bu hukuksal düzen pek çok başka toplumdaki uygulananlarla büyük bir karşıtlık göstermektedir.

              Eskimo bölgelerinde, Sibirya gibi yerlerde yaşayan toplumlarda bizim bir kişinin suçlu ya da suçsuz oluşunu aydınlatmak için kullandığımız mahkeme kavramına benzeyen hiç bir şey yoktur. Genellikle herkes, eylemi gerçekleştirenin suçu işlediğini bilir, hukuksal sistem cezayı düzenler veya ödenecek tazminatı belirler.

             Öyleyse, insan­ları düzenli bir şekilde varlığını sürdüren bir toplum haline ge­tiren unsur ve bağların, onların toplumsal yapılarında, yani karşılık­lı yakınlık ilişkilerinde, klan sistemleri ve genel gruplaşmalarında aranması gerekmektedir. Ayrıca, hukuksal düşüncelerin yapısı da son dere­cede önemlidir. Böylelikle, hukuk insanbilim ilişkisinin önemini kavramamız olasıdır.   

                   Birçok Afrika kabilesinde, ilkel mahke­melerin yer aldığı çok gelişmiş bir hukuksal sistem görülür.  Yargılama halk önün­de yapılır. Bazı küçük suçları köy ve bölge başkanları yargılar, son karar aynı zamanda başyargıç olan şefe aittir. Dava­lı ve davacı kanıt sunar ve her iki yanın tanıkları dinlenir. Gü­zel konuşan, deneyimli ve bilgili bir gö­revli, topluluğunun çıkarlarını temsil etmek üzere mahkemede hazır bu­lunur. Yüksek düzeyde bir başka görevli de, kurban kesip dua­lar okuyarak, mahkeme için gerekli kutsal havayı ve ciddiyeti sağlamış olur. Mahkemelerin çeşitli evrelerinde, yasal ücretler, gö­revlilere genel olarak sığır ve keçi şeklinde ödenir; bu da toplulu­ğun değer yargılarını yansıtmaktadır.

                   Hukukun ana ilke olarak yer aldığı daha ileri toplumlarda, davanın sonunda devlet eliyle yargı kararı verilir ve ka­rar yürürlüğe girer. Karara varmak için davalı, davacı ve tanıkların anlatımından yararlanıldığı gibi, mahkemece alınan bir karar­la yemin (Tanrı sınamasına) da başvurulabilir. Daha ilkel ve doğaüstü güçlere büyük önem veren toplumlarda kutsal bir varlık üze­rine edilen yemin, zorlayıcı bir güçtür. Suçluların az bölümü yalan söy­lediklerini belli etmemeyi başararak bu yemini edebilir. Çünkü ye­minin biçimi gereğince yalancı büyük doğaüstü güçlerin vereceği kor­kunç bir cezaya uğrayacaktır. Tanrı sınaması gerçeği otoma­tik olarak ortaya çıkardığına inanılan çok yaygın bir işkence türü­dür. Kurban, içkiyi içtikten sonra ku­sarsa iyileşir ve suçsuzluğu da anlaşılmış olur. Eğer ölürse de suçlu ol­duğuna inanılır. Başka bir biçim de, suçlanan kişiye kızgın bir demir parçası tutturmaya dayanır; eli yanarsa suçludur. Afrika’da yaygın olan Tanrı sınamasına Amerika’da da az olsa da rastlanılır. Para cezası vermek, dövmek, sakat etmek Afrika’da mahkeme­lerin tipik ceza yöntemleridir; eskiden bazı kabilelerde cezası ölüm olan suçların uzun bir listesi vardı. Bir kimse, diğer bir kimseyi sakatla­maktan suçlu bulunduğunda, bazı toplumlarda cezayı suça benzer kılmak için büyük çaba harcanırdı. Bu işlem, ayrı bir kültürün parçası olan Eski Ahit’in ikinci ki­tabında “göze göz, dişe diş, ele el, ayağa ayak, yakmaya yakma, yaraya yara, darbeye darbe” biçimindeki kısas yasasıyla aynı ilkeye dayanmaktadır. (4)

              Afrika mahkemelerince verilen kararların çoğu zaman yerinde olduğunu söylemek her halde yanlış ya da çelişki olmayacaktır. Fakat adil olma­yan kararların da verilmesi olasıdır. Bu tip toplumsal yapıya sahip olan, —tabakalaşmış— toplumlarda kral, şefler, başkanlar, halk tabakası ve tutsaklar altlık üstlük ilişkisinin bulunması adaletle bağdaşmaya­cak durumlara yol açmaktadır. Güçlü ve yetkili yöneticiler, çoğu kez ada­leti keyiflerince uygular, halkı ezer ve zalimce cezaya çarptırırlar. Bir şef, salt, birinin malını, çocuğunu, hatta eşini elinden alabilmek için bir kimseyi önemsiz bir suçtan ölüme bile mahkûm edebilir; sürü ve ekinlerine el koyabilmek için sürebilir. Bununla birlikte genel olarak toplum, gaddarlığı ve zorbalığı engelleyebilmektedir. Öyle ki, yerli bir kralın davranışları aşırılı­ğa kaçtığında halkı tarafından azledildiği, hatta öldürüldüğü de görül­müştür.

             Afrika toplumlarının çoğunda dava açmaya neden olarak, alacakların ödenmemesi ve evlilik ya da öteki anlaşmalarda uzlaşılan koşulların yerine getirilmemesi; toprak sorunları, sulama hakkı, mülk sınırlarının çiğnenmesi, borçlanılan mal ve hizmetler konu­sunda uyuşulmaması gibi hukuksal sorunlar sayılabilir. Bunların dışında if­tira, hırsızlık, zina, cinayet gibi ağır ve yakınlar arası cinsel ilişki, topluma ya da şefe karşı gelme gibi suçlar ve büyücülük yer alır.

                    Eski toplumun öldürme ceza biçimlerindeki ayrımlar ise onların kendi inanç ve düşünce biçimleriyle ilgilidir. Örneğin ‘taşlama yoluyla öldürme’ ediminde, dikkatlerimiz ‘taş’ üzerine yoğunlaşmış olsa bile, eski toplumu tanıdıkça, bu  toplumsal davranışın ekseninin, bu noktada, kurbana “el sürmemeye” bağlı biçimlenmiş olduğunu anlamaya başlarız. (5)

                   “Öldürme cezası eylemi”ni değerlendirdiğimizde, gelişmiş Avrupa ülkesi Fransa’daki  giyotinle idam cezasının daha 30 yıl önce kaldırılmış olduğunu ve ceza biçimi olarak uygulanmasa bile yakın geçmiş dek bu cezanın yürürlükte olduğunu görmekteyiz. İşte,  her topluluk, kendi ilişki, yaşayış, gelenekler çerçevesinde davrandığından, Avrupa kültürünün en önemli parçası olan Fransa’daki bu giyotin uygulaması ile Suudi şeriatında “kılıçla idam etmek arasındaki” arasındaki insana özgü nitelikleri, benzerlikleri gördüğümüzde hukuk bilincimize ciddi katkı sağlanmış olacaktır.  (6)

             Bizim de 1926 tarihli ceza yasamızda ikinci bap: cezalar başlığı altındaki maddelerden biri şöyle idi;  (Madde 12 – (Değişik madde: 09/07/1953 – 6123/1 md.)) …İdam cezasına mahkum olan, ana veya baba katili ise icra mahalline yalınayak, başı açık ve siyah bir gömlek giydirilerek götürülür ve hüküm bu suretle infaz olunur.  Asılan kimsenin cenazesi merasim yapılmadan gömülmek üzere mirasçılarına verilir. Burada da, yalınayak yürütme, başı açık bırakma ve siyah gömlek giydirme kuşkusuz hukuksal açı kadar insanbilim açısından da değerlendirilmelidir. (7)

              Hammurabi yasalarında yer alan maddelere bakınız:  “Eğer bir adam, bir adamı cinayetle suçlar ve bunu kanıtlayamazsa, suçlayan kimse öldürülecektir.”, “Eğer bir adam, bir adamı büyücülükle suçlar ve onu kanıtlayamazsa, üzerine büyücülük suçu atılan adam, ırmağa gidecek, (ırmağa dalacaktır). Eğer ırmak onu çekerse (zaptederse) suç atan onun evini  (mülkünü) alacak (sahiplenecektir). Eğer o adamı ırmak temize ve esenliğe çıkarırsa ona suç atan adam öldürülecektir. Irmağın esenliğe çıkardığı (adam) suç atanın malına mülküne sahip olacaktır.”, “Eğer bir adam, bir davada yalancı tanıklığa (yalancı tanık olarak) çıkıp söylediği sözleri kanıtlayamazsa ve eğer bu dava can davası ise (canla ilgili bir dava ise), o adam öldürülecektir, Arpa  veya gümüşün (paranın) konu olduğu bir tanıklığa çıkarsa, o davanın cezasını çekecektir.”, “Eğer bir yargıç, bir davada karara hükmetmiş, karar kesip bir belge düzenlemişse ve sonra kararını değiştirirse, o yargıcın verdiği kararda değişiklik yaptığı anlaşılırsa ve bu davada yakınma varsa (verilen hükmün) on iki katını verecektir (ödeyecektir). O Yargıç, meclisteki yargıçlık  kürsüsünden kaldırılacak (atılacak)(oraya)  dönmeyecek ve mahkemede yargıçların arasına oturtulmayacaktır.”, “Eğer bir adam Tanrıya (mabede) veya saraya ait bir şey (bir eşya) çalarsa, o adam öldürülecektir ve çalınmış malı kabul eden öldürülecektir.”(8) 

                       Bu yasalarda görülüyor ki, “ayrı tür suçlara karşı “ayrı ceza ve ölüm cezası biçimleri” vardır: “Suya ya da ırmağa atma” ; “kazığa geçirme”, “taşlama” ; “bacaklarından asma”, “yakma”  gibi bir dizi öldürme biçimlerinin, eski yazılı yasalarda neden ayrı ayrı kullanıldığı sorusunu soramayan ve yanıtlayamayan bir insanbilim, son derece zayıf; parlak genel sözlerle özündeki eksikliği gizleyen, yetersiz bir alan olmaktan öteye gidemez.

                          Yine binlerce yıllık bir yazıtta, adalet namına, “1 sila bronzu tespit etti (ayarladı). 1 mana’yı  tespit etti. 1 şekel gümüş ve taşı 1 manaya göre tespit etti.”; “Öksüz, zengine  teslim edilmedi. Dul kadın, kuvvetli adama, teslim edilmedi. 1 seqel’lik adam,1 mana’lık adama teslim edilmedi, 250 gramlık gümüşü olan 500 gram gümüşü olanın egemenliğine bırakılmadı” derken duyulan övünç anlatılır.(9)                   

                 Yine bir yazıtta, “Eğer bir çocuk, babasına babam değilsin derse, onu (babası) tıraş edecek ve ona kölelik  damgası vuracak, gümüş karşılığı onu verecektir (satacaktır).”; “Eğer, bir evlat, anasına, sen benim anam değilsin derse, yarı kafasını tıraş edecekler, onu şehrin etrafında dolaştıracaklar ve evden kovacaklardır.” (Özellikle başın saçlarının kazınarak, daha çok kölelere uygulanan baş tıraşı özel biçimleri, bu ‘kölelik’ damgası ile birlikte ele alınıyordu. Hammurabi kanunlarında, bu uygulama özel hukuki terimlerle ifade edilmektedir. ) “Eğer bir baba, evladına sen benim evladım değilsin derse, evi ve duvarı  kaybedecektir (evden ve evin çevresinden mahrum olacaktır.).”; “Eğer ana evladına, sen benim evladım değilsin derse, evi ve eşyayı kaybedecektir (evden ve eşyadan mahrum olacaktır.)”, “Eğer bir kadın, kocasından nefret edip, sen benim kocam değilsin derse, onu (kadını) ırmağa atacaklardır.”, “Eğer koca karısına, sen benim karım değilsin derse gümüşten 1 /2 mana tartacaktır.”, “Eğer bir adam, bir isçi (köle) kiralarsa, (o) ölür (veya) yiter (ya da) kaçarsa, işi terk ederse veya hastalanırsa, bir günlük emeği karşılığı bir ban arpa sayacaktır (verecektir).”… Anlatımları da insanbilim ve hukuk ilişkisi açısından güçlü tarihsel örneklerdir. (10)

              Yine, büyük bir uygarlık olan Sümerler suçluyu saptamak için, sanığa dayak atılmasını yoğun bir şekilde uygulamışlardır. Bugün bile bazı toplumlarda suçluyu saptamak için aynı yöntem uygulanmakta, güçlü bir olasılıkla bu uygulamanın kökenleri Sümerlere da­yandırılmaktadır. (11)

                   Türklerde, daha özel olarak Selçuklu ve Osmanlılarda ve yeni cumhuriyette hukuk ve insanbilim ilişkisi örneklerini ve değerlendirmesini ise bu yazıdan ayrı tutmak ve değerlendirilmek gerektiğini bildiğimden, bu incelemeyi başka bir çalışma konusu yapmak istiyorum. 

                  Hiçbir toplum, hiçbir zaman tarihini, yazılı bir sayfa üzerinde kendine özgü olanı, bir silgi ile silip, yeni baştan  temiz bir kâğıda yazmaya başlayarak, yaşamamıştır. Bir toplum biriminin  ötekine dönüşmesi, birinin bütün kalıntılarının silinmesi binlerce yıla ya da öteki uygarlığın (topluluğun) her şeyini yok etmeye dayanır.  Bu nedenle süregelen hukuk işleyişinin, yine süregelen insan varlığı ile ayrılmaz bir ilişkisi olduğu açıktır.

             Bu denli karmaşık bir hukuksal sistemin kültürden özgür olamayacağı doğaldır ve ilkel insanın kabile yaşamını her yönden etkilemesi de kuşkusuzdur. Hukuksal sistem, ekonomik ilişkileri; sınıf, kabile ve soylara ayrılmış toplumsal yapıyı; din-büyü inançlarını ve daha pek çok şeyi yansıtır. Baş­ka bir deyişle, öteki tüm toplumlar içinde geçerli olduğu gibi, ilkel toplumların hukuku da toplam kültür düzeninin bozulmadan sürmesini sağlayan bir yol sağlama görevindedir.

              İşlenebilecek suçların ve yasaya karşı gelenlere uygulanan cezaların tartışılmasından sonra geriye incelenmesi gerekli en önemli soru kalmaktadır: Neden çoğu zaman, toplumların çoğunda insanların çoğu yasaya saygı gösterip uyma yolunu se­çer? Buna uygun bir yanıt verebilmek için uzun bir bölümü soru­nun incelenmesine ayırmak gerekir. Toplumsal uyuma giden pek çok yol vardır. Bunların içinde belki de en önemlisi akraba, yakın, komşu ve bütün diğer onaylanan, eleştiriden ve ilişki kesmelerinden korkulan kimselerden oluşan toplum baskısıdır. Pek çok toplumda yasalara saygılı kişilerin büyük bir saygınlığı vardır ve bu saygınlık, onların bulunduğu konumun düzelmesi; zenginlik ve anlamının artmasını sağlayan bir güçtür. İlkeli ve çağdaş toplumlarda çözüm, çoğu zaman sağlayacaklarını hesaba katmaksızın yasalara uymaktır.

              Çağdaş hukuk ve insanbilim, eski topluma ilişkin bütün bu hukuksal ve insansal ilişki biçimlerini, uygulama kaynaklarını açığa çıkarabildiği ölçüde, sağlam ve öteki bilim dallarını da  yönlendirebilecek bir bilim biçimini alabilir. Günümüzde en önemli görevimiz hukuka, bilimsel düşünceye, insana ve topluma saygılı geniş bir düşünceyi yerleştirmek ve tüm bunlar yapılırken, var olan yasalara olabildiğince uymaktır.  

                                                                           Cem BAYINDIR 2009

Kaynaklar:

  • İnsan ve Dünyası -Calvin Wells -Remzi Kitapevi -1972
  • Türk Kimliği-Bozkurt Güvenç -Remzi Kitabevi -1997
  • Yeni Ortam Gazetesi-Sabit Bayındır-27.12.1972
  • Türklerin Tarihi-Jean Paul Roux-Kabalı Yayınları 2007
  • Mukaddime-İbni Haldun Onur Yayınları 1977
  • 765. Sayılı Türk Ceza Kanunu
  • Çeşitli İnternet Siteleri 2009

Yorum bırakın