HUKUK SİYASET İLİŞKİSİ VE YARGI BAĞIMSIZLIĞI (T.B.B Baro Dergisi Ocak 2010 Sayısı)

 Siyasetçilerin beğenmedikleri hukuk kararlarına ilk tepkilerinde hemen bir yafta vurmalarına çok tanık olmuşuzdur. Geçtiğimiz günlerde, “hukuku serbest bırakın, görevini yapsın” diyen bir siyasetçinin hemen ardından, beğenmediği bir Danıştay ara kararını hemen “ideolojik” olarak değerlendirme yoluna gitmesi de bir çifte standart olarak nitelendirilebilir. Bizdeki siyasetçilerin çoğu, genelde Danıştay, Yargıtay, Anayasa Mahkemesinin kararlarının büyük bölümünü işlerine geldiği gibi değerlendirirler. Bu özde, siyasetçinin otoritesini, elinde bulunduğu erki, hukukun işlemesinde de kullanmak istemesinde yatmaktadır.

Gerekçeleri de dünden bellidir: “Seçimleri kazandık, halk bize oy verdi, kimse halkın önünde duramaz vs..” gibi demokrasilerde rastlanmayan düşünceler…. Bizdeki gibi oy çokluğuna dayalı siyaset, bilim adamı-hukukçunun hukuksal yorumunu pek önemsemez… Buna bir de, her konuda söylenecek söz sahibi olan insanımız da eklenince yürütme erkinin, yargıya karşı savaşı bitecek gibi değildir. Bir devletin hukuk devleti olması için “hukukun üstünlüğü”ne inanmak gerekir, oy çokluğuna değil…

Gerek 1961 Anayasası gerekse yürürlükte olan bugünkü Anayasamızın 6.maddesi “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Türk milleti, egemenliğini, anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır” demektedir.

Dikkat edileceği gibi “egemenlik” başlığını taşıyan bu madde egemenliğin kayıtsız şartsız Türk milletine ait olduğunu açıklamıştır ve bu egemenliğin anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organlar eliyle kullanılacağını açıkça belirtmiştir. Bu maddenin son fıkrası ise şöyledir: “Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz”

Sandıktan çıkan oy çoğunluğuyla, tüm bir milletin temsil edildiği, buna karşı gelinmesi durumunda da “milli irade”ye karşı gelindiğinin ileriye sürülmesi çok yanlış bir düşünce olur. Bu anlayış bir yandan meclisteki muhalefettin varlığını hiçe sayma, öte yandan da başka devlet organlarının, özellikle mahkemelerin egemenliği kullanırken açıkladıkları iradenin, millet iradesi olarak kabul edilmeyeceği sonucunu doğurur.

Bu konuda, Prof. Dr. Ali Fuat Başgil diyor ki: “… Millet iradesi denilen şey, realitede, bütün milletin iradesi değildir. … bu tarzda imal ve müdafaa edilen milli hakimiyet doktirini faydasızdır, hatta ferdi hürriyetler için zararlıdır. Hükümet adamlarının arkasında millet manevi şahsı diye bir irade ve kuvvet kaynağı farz etmede (gerçek diye bakmakta) hukuki bir netice ve fayda yoktur. Bu tasavvur (tasarım) sadece, arkasını millete dayayarak en açık haksızlıkları bile, nefruz (varsayılmış) bir millet iradesi ile meşrulaştırma yolunu tutan hükümetlerin işine yaramaktadır.”

1980’de Milliyet Gazetesinde bir Başbakan: “Millet iradesiyle irtibatlandırılmamış kurumlar, münhasır hakları sorumsuzca kullanmakta beis görmemiştir, tasarruflarıyla vatandaş zihninde derin tereddütler uyandırmışlardır. ‘Hükümet mi Danıştay mı? Meclis mi, Anayasa Mahkemesi mi?’ soruları sorumluluk taşıyanların takdirini adil ölçüler içinde tutmak yerine, muayyen istikamete yöneltmek gayesine daha fazla itibar eden bir tutumun yarattığı tahribattan doğmaktadır. Esefle ifade edeyim ki, devletin devlet gibi olmasını sağlayan otoritenin devlet nezdinde çalışanlar eliyle tahribine çalışılması da, yine bu geçirdiğimiz 10 yıllık dilimin son döneminde ortaya çıkan bir durumdur. Devlet adeta düşmanlarını besleyen ve himaye eden bir duruma getirilmiştir.” biçiminde sözler söylemiştir.

Bu sözlerin söylendiği 1980’lerde, Hukuk profesörü Ülkü Azrak ise: “Öyle görülmektedir ki, Anayasa’yı içine sindiremeyenlerin boy hedefi Danıştay ve Anayasa Mahkemesi’dir.”gibi önemli ve ciddi bir saptama yapmıştır. Bugün erki elinde bulunduranlar, Anayasa Mahkemesi’nin, Danıştay’ın kararlarını asla hukuksal ölçülerde değerlendirmemektedir.

Nasıl ki süren bir davada, özellikle yasama ve yürütmenin içindekilerin yorum yapması, bir davanın usule ilişkin yönleri dışında, içeriğini ve esasını yorumlamaya girişmesi, davaya etki edebilecek sözler söylemesi hukuka uygun değil ise de, doğal olarak, hukuk alanında her kararın beğenilmesi diye bir durum düşünülemez. Ancak, her kararın hukuksal içeriğiyle değil de “ideolojik” tavırlarla değerlendirilmesi uygar bir toplumun işi değildir.

Bir ülkede en önemli iş bağımsız bir hukuk sisteminin sağlanmasıdır. Kaldı ki yeni cumhuriyetin de en çok çabaladığı ve Atatürk’ün en büyük devrim olarak nitelendirdiği yenilik, hukuk alanında yapılan büyük ve köklü değişikliktir. Siyaset asla hukuktan önemli değildir. Örneğin, bir gün bizde de yasa koyuculuk görevi bir halk oylaması ile halka verilebilir ya da sorulabilir mi? Hukuksal alanın halka bırakılması halkın yüceltilmesi demek değil, halkın hukuk güvencesinin siyasete teslimi demektir. Gerçi, yukarıda da dediğim gibi, her zaman, yukarıdaki başlıkla ilgili “akademik unvan” sahibi gibi konuşulduğunu, yazıldığını görüyoruz. Oysa, yasama, yürütme ve yargı erklerinden birinin zedelenmesi sistemin tümüyle bozulmasına yol açacaktır.

Öteden beri, bu erklerin zarar görmesini isteyenler olabilir. Özellikle de yargı üzerinde kötüniyetler, uygarlık dışı ideolojiler her zaman fırsat peşindedirler. Hukuk sistemimizin kurulması, sağlanması ve korunması Atatürk devrimlerinin en önemli amaçlarındandır.

Yeni cumhuriyette, kısa sürede yükselen bu yeni yapıya karşı kötüniyetli kıpırdanmaların ne zaman filizlenmeye başladığı konusunda değişik görüşler vardır. Kimi, hep içten içe bunun sürdüğünü ileri sürse de çoğu kimse bugünlere gelmemizin en belirleyici nedenini, “1946 yılında uygulanmaya başlanan çok partili düzene geçilmesi” olarak düşünürler. Aslında, bu düşünceyi demokrasi karşıtlığı olarak görmek doğru bir yaklaşım olmaz. Aynı biçimde, hukuk sisteminde yıllardır biçimci hukuk anlayışının biçimsel demokrasiye yol açtığı çok yakınılan bir durum olduğu için yineleyelim: Hukuk sistemi içinde herhangi bir soruna iki açıdan yaklaşılabilir. “İçerik”, ve “biçim”.

Bugün, aynı sorun, değişik bir görünümle yine karşımızdadır. Demokrasi, en çok oyu almış partinin, ülkesinin geleceği konusundaki tasarımları, amaçları ne olursa olsun ülkeyi yönetme olanağına kavuşturulması olarak anlaşılıyorsa, burada biçime öncelik tanıyan bir yaklaşım yeğlenmiş olur. Hüseyin Cahit Yalçın, bu bakış açısını şöyle eleştirmekte idi: “Prensiplere dokunmaktan ise varsın memleket batsın denemez. Eski düzenin gene getirilmesini isteme hakkı, diye bir hak olamaz.”

Yine yüksek öğretimin başında bulunan üst düzey yöneticinin, bir mahkeme kararından sonra, “Öğrencilerin mağdur olmaması için gerekirse hukukun etrafını dolanırız” sözü de kararın içeriği bir yana kaba anlamıyla “ İşi kitabına uydurmak” anlamına gelebilecek ama -bu günlerde sık rastladığımız-, siyasetçinin hukuka meydan okuma sözlerinden biridir.

Bilindiği üzere, Anayasa Mahkemesi, , “Üniversitelerdeki eğitime ilişkin bir anayasa değişikliğini “9’a karşı 2 oyla” iptal etmişti. Bunun üzerine bir karara kızgın bir partiye yakın basın görevlileri ve bazı öğretim üyeleri, özellikle benim de hocam olan Ergün Özbudun ve Serap Yazıcı gibi anayasa hukuku öğretim üyeleri, “bu kararın hukuka, anayasaya aykırı olduğunu” ileri sürmüş, kimileri ise işi hukuk kavgasına götürmüşlerdir. Bu konuda, yine bir siyasetçi “Bu sisteme cumhuriyet denir mi” biçiminde bir tepki göstermiştir. Bunlara göre Anayasa Mahkemesi, anayasada yapılan değişiklikleri esas bakımından değil, ancak şekil bakımından inceleyebilir. Anayasanın 148. maddesinde hangi koşullarda inceleme yapılacağının belirtildiğine işaret ettiler.

Gerçekten, anayasanın 148. maddesi, Anayasa Mahkemesi’nin “anayasa değişikliklerini sadece şekil bakımından inceleyip denetleyeceğini” belirtmiştir. Doğrudur; 1971 yılında yapılan bir değişiklikle, Anayasa Mahkemesi’nin anayasada yapılan değişiklikleri esas yönünden değil sadece şekil yönünden denetleyebileceği hükmü getirildi. Böylece Anayasa Mahkemesi’nin yetkileri daraltıldı. Ancak Anayasa Mahkemesi özellikle 1974 yılından bu yana anayasanın “değişikliği teklif bile edilemez” maddeleriyle ilgili düzenlemelerde, bu gibi değişikliklerin bir şekil unsuru olacağını kabul etti. Bu maddelerde yasama organı değişiklik yaparsa, ben bunu şekil değişikliği olarak kabul eder ve denetlerim diye karar verdi. Örneğin, Anayasa Mahkemesi 1975/87 sayılı, 33 yıl önce verdiği kararında, yukarıda belirtilen ilke gereğince “değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek maddelere ilişkin anayasa değişikliğini iptal” etmişti.

Böylece Anayasa Mahkemesi, anayasada yapılan değişikliklerin Cumhuriyetin temel ilkeleriyle ilgisi noktasında “esasın biçim yönünden incelenmesi” deyimini kullanarak verdiği kararda, anayasadaki devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu kuralı ile Cumhuriyetin niteliğinin değiştirilemeyeceğine karar vermiştir. Böylece şekilden giderek esasın değiştirilemeyeceğini belirtmiştir. Kuşkusuz Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı, anayasal demokrasiyi ve Cumhuriyeti koruyucu bir kurucu işlev mahiyetindedir. Anayasa Mahkemesi’nin böyle bir yetkisi var mıdır? Hiçbir kuşkuya gerek yoktur ki, bütün dünyada anayasa mahkemelerinin böyle yetkisinin olduğu kabul edilmektedir. Anayasa Mahkemesi bu ilke kararlarını 1975/87 ve 1977/4 ve 1977/117 sayılı kararlarıyla yinelemiş, bu ilke kararına süreklilik kazandırmıştır. İşte son karar bu ilke kararlarının devamıdır. Anayasa Mahkemesi, yapılan anayasa değişikliğini, anayasanın ilk üç maddesine karşı bir hukukun çevresini dolanmak gibi kabul etmiş, ve açıkça “hukuku dolanmak” olarak nitelemiştir.

Burada, Anayasa Mahkemesi, TC’nin değiştirilemez maddelerinin bu yolla içini boşaltmanın mümkün olmadığını ve demokrasimize aykırı olduğunu ortaya koymuş oluyor. Çünkü anayasal demokrasi demek, devlet yetkisini kullanan tüm organ, makam ve mercilerin bu yetkilerini ancak anayasal çerçeve içinde kalarak yapabilmeleri demektir.

Anayasa, demokrasilerde en üstün kuraldır. Demokrasilerde hukukun üstünlüğü, anayasanın üstünlüğü esastır. “Bir demokraside çoğunluk iktidarının baskıcı eylemlerinin denetlenmesi, sınırlanması ve gerektiğinde frenlenmesi demokrasinin gereğidir.” Bunu da anayasa mahkemeleri yapar. Yine Anayasa Mahkemeleri batı demokrasilerinde, “yargısal ve yarı siyasi organlar olarak önemli rol oynarlar”. Onlar yargısal ve hukuksal kurumlardır, ama hukuksal yetki ve görev anlayışı içerisinde dengeler sistemini uygulayarak bir ölçüde siyasetin de önünü açarlar.

Anayasa Mahkemesi’nin öncelikli görevi, kişi hak ve özgürlüklerini korumaktır. Sonraki görevi, siyasal iktidarın çoğunluğa dayanarak ele geçirdiği güçle anayasanın temellerini değiştirmeyi önlemektir. Daha başka bir görevi ise, anayasadaki güç dengesini korumak ve erkler arasında fren ve denge sistemini sağlamaktır. Anayasal demokrasilerde, yasama ve yürütme anayasanın temel ilkelerine saygı göstermek, uymak zorundadır. Çünkü gerek yasama gerek yürütme gerekse yargının yetkileri anayasanın temel ilkeleriyle sınırlıdır. Demokrasi tarihine de bakıldığında, bir Anayasa mahkemesi yargıcı olan Black’in dediği gibi “yazılı anayasa savaşımın amacı, iktidardakilere kendi keyfi arzularının değil hukukun egemen olmasını sağlamaktır”.

Eğer, demokrasi derken; bağımsızlık, ulusal egemenlik, ulusal devlet, özgürlük, eşitlik, ulusal kalkınma, adalet gibi amaçların gerçekleştirilmesinin adı olarak anlaşılıyorsa, bu kez içeriği önceleyen bir yaklaşım yeğlenmiş olmaktadır. Bugün halk iradesi kavramı ile konumlarının meşruiyetini kanıtlamaya çalışan ama aslında, eskiye dönmek isteyenler; ulusal irade yaklaşımının, eskiden, gerilikten kurtulmanın aracı olarak kullanılmış olduğunu, bu nedenle ulusal irade kavramının, geçmişe dönebilmek amacıyla kullanılamayacağını bilmiyorlar ya da bilmek istemiyorlar. Eski Medeni Yasa’nın gerekçesinde, M. Esat Bozkurt, içeriğe ilişkin “Olması gereken”e aykırılığı, çağdışılığı, dinsel kuralları, saltanatı, geri getirmeyi isteme hakkı diye bir hak olamaz.

1950 seçimlerinden başlayarak, gelen iktidarların cumhuriyet döneminin onca özenle üzerinde durduğu toplumun eğitim sorununu bilinçli bir çabayla olumsuzluğa ittikleri belirtilmektedir. Bu durum, halkı bilerek ve isteyerek bilgisizliğe yönlendirilmek diye de yorumlanmıştır.

Dış baskıların ve içerden destekleyenlerin bu geriye dönüş çabaları eşliğinde ve hem yeni hem de ağır aksak işleyen bu sisteme bile, “sosyal gelişme düzeyinin, ekonomik gelişme düzeyinin üzerine çıktığı” belirlemesi gibi bir iddia ile önce 1971 yılında sonra da 1980’de hukukumuza ve toplumsal yaşamımıza giren hukuksal düzenlemelerden bir bölümü işte bu tarihlerde doğmuştur.

50 yıl gibi kısa süre içinde geliştirdiğimiz laik ve toplumsal hukuk devletini önce, ülke ekonomisini küresel güçlere bağımlı kılmakla; toplum sistemini de -deyim yerindeyse-kökten bozmakla ve o güne dek yapılmış çağdaş tüm anayasalardan farklı olarak, siyasal iktidarın sınırlandırılmasını değil, tam tersine bunun bireylere karşı güçlendirilmesini amaçlamakla; ülke kazandığı birçok edinimi yitirmiştir. Toplumsal gerçekliğin, salt emredici kurallar aracılığıyla değiştirilebileceğinin öngörülmüş bulun¬ması büyük bir yanılgı olmuştur.

Halk oylaması ile halkımızın %90’ının evet dediği anayasamızda, toplumun varlığını sürdürülebilmesi için gereken koşulların en başında “istikrar” gelmektedir ve istikrar da toplumdaki siyaset eşiğinin olabildiğince düşürülmesiyle sağlanır. Artık, bir seçimle ve güçlü bir oy oranıyla yönetimi ele geçirecek olan siyasal partiyi iktidara ulaştıracak yolun taşları böylece döşenmiştir. Atatürk’ün kurmuş olduğu Ulusal Devleti ve Cumhuriyeti korumak ve yaşatmak için yapılması gerekenleri, Atatürk ve arkdaşlarının eksiksiz yerine getirmiş oldukları görülse de bugün, bugün ülkede yaşanan her olumsuzluğu, o dönemle, yeni Cumhuriyetle ilişkilendirmek isteyenleri ne yazık ki bugün gazetelerde, televizyonlarda boy boy izlemekteyiz.

Bu ülkeyi kuranlar, her geçen gün, yeni cumhuriyetin temel ilkelerinin ortadan kalkacağını, aklın ve bilimin red edilerek, dış dayatmaların ve emperyalizmin yeniden içimize gireceğini, bir takım cumhuriyet karşıtı kamu görevlilerinin, cumhuriyetin ilk döneminde bu görevlerde bulunanlara hiç benzemeyen kişilikler olabileceğini bilebilir miydi? Örneğin, ülkemizde, hukuk sistemlerinin ötesinde bir düşünce ile bir siyasetçi, halka, “Siz isterseniz Hilafeti bile getirirsiniz” sözü bile etmiştir. Ne yazık ki; ülkemizin, oluşturmaya çalıştığı birliğin, bütünlüğün simgesi konumundaki milli iradenin; yeniden, toplum ağalarının, grupların ve emperyalizmin, daha açık bir deyişle yönetenleri yönetenlerin iradesi konumuna indirgeneceği gün geçtikçe daha da belirginleşiyor.

Yine bir köşe yazarının, ülke için önemli sorunların çifte standartsız çözülemeyeceğin, “Aman çifte standart olmasın” dediğiniz an, artık sorunların çözülemeyeceğini ve “Büyük siyasal sorunları yine siyaset çözer, hukuk arkadan gelir” özlü sözünü de duyduğumuzda şaşırdığımı belirtmeliyim.

Hukuk, devlet siyasetinin yaptırımlı kurala dönüştürülmesidir. O nedenle siyaset, hukuka dönüştürülerek eylemli kılınır. Söz yerindeyse siyaset, hukuk biçimine gelerek eylemli ilişkiler zeminine çıkar; ayağını toprağa basar ve dünyayı etkilemeye başlar.

Siyasetin dili ile hukukun dili ayrıdır. Siyaset hukuktan ayrı bir kulvarda ve yön göstericidir. Hukukun yaptırımı da siyasetten ayrıdır. Hukukun uygulanması, devletin zor gücüyle sağlanır. Hukuk kuralını çiğnemenin veya uygulamaktan sakınmanın yaptırımı vardır. Devletin silahlı güçleri, asker ve polisi hukuku zorla uygular. Siyasetin ödül veya bedeli ise siyasal yaşamın içindedir. Ancak siyasetle hukuk arasında duvar bulunmaz tersine komşuluk ilişkisi yüksektir ve aralarında kapılar, geçişler vardır. Devlet, zor gücüyle uygulanmasını istediği siyasetlerini hukuk haline getirir. Siyaset, devlet zoruna kavuştuğu zaman, hukuk olur. Devlet, program ve siyasetlerini hukuk haline getirerek yaşama geçirir. Yani devlet, yasalar yapar, tüzükler ve yönetmelikler çıkarır. Yasalar, yasama organı eliyle konan hukuktur. Tüzükler, hükümet eliyle yapılır; yani yürütme organının koyduğu kurallardır. Yönetmelikleri ise, hükümetin altındaki kamu yönetimi birimleri koyar. Bu alt alta üç hukuk düzlemi de, siyasetten kaynaklanır.

Devlet iktidarı, siyaset programlarını ve tek tek siyaseti uygulatmak için hukuk ya-par. Ancak siyaset hemen hukuka dönüşmez. Siyaseti hukuka dönüştüren konum, devlet iktidarıdır. Bir siyasetin yasa haline getirilmesi için, öncelikle zaman boyutu belirleyicidir. Siyaseti yasaya dönüştürmek için, bir stratejik dönem veya belli bir dönem geçerli olması gerekir. Yani oynak, hızla değişen, dalgalanmalara göre içerik kazanan siyasetler hukuk haline getirilmez. Çünkü yasalar ikide bir değiştirilemez.

İkincisi, herhangi bir siyasetin hukuka dönüştürülmesi için genel olması gerekir. Bu genellik, ya tüm kamuyu kapsar, örneğin ceza yasası herkese uygulanır; ya da tanımlanmış bir toplumsal kesimi ya da alanı kapsar; örneğin Memurlar Yasası veya Sendikalar Yasası gibi.

Hukukun devlet tarafından konduğunu saptadık. Bu açıdan hukukun şöyle tanımlanması da olasıdır: Siyasal olan kurallara hukuk denir. Devlet kaynaklı her şey, siyasaldır. Buradaki siyaset, hukukun arkasındaki devlet siyasetidir; hukukun arkasındaki devlet zorudur. Dolayısıyla siyasal olmayan bir hukuktan söz etmek bir başka anlatımla, hukuku bilmemektir.

Bu durumda “hukukun siyasallaştırılması” yakınmaları nereden geliyor? Eğer stratejik ve genel siyasetin ürünü olan hukuk kuralları, dalgalanmaların ve bireysel ve grupsal özel çıkarların aracı biçimine getirilirse, o zaman “hukukun siyasallaştırıldığı” yakınması haklı olur. Kısaca, hukuk, toplumun genel çıkarları gözetilerek konur. Eğer yasalar, toplum içinde bir kesimi gözetirse, hukuk zümreleştirilmiş olur, bu nedenle yakınmalara yol açar. Eğer herhangi bir hukuksal düzenleme, toplumun rızasına uymayan özellikler taşıyorsa, bu da “hukukun siyasallaştırılması olarak yorumlanmaktadır. Bu durumda yakınmalar yalnız yönetilenlerden değil, bizzat yönetenlerin içinden de yükselecektir. Bu nedenle hukukun siyasallaştırılması denen olay, hukukun zümreleştirilmesi anlamında özelleştirilmesidir. Örneğin bir ülkede hükümet, kendi yakınlarının ve çevrelerinin özel çıkar ve özgürlüğü için, düzenlemeler yaparsa, “hukukun siyasallaştırıldığı” yönündeki itirazlar, toplumsal sistemin tümü içinden destek bulur. En yüksek siyaset, sistemin korunması ve işlemesidir. Bunun tehlikeye atılması kabul görmez ve sistem kendi güvenliğini, özel zümresel çıkarlara harcamaz.

“Hukukun siyasallaştığı” yönündeki yakınma ve itirazlar, son 30 yıldır niçin arttı ve yoğunlaştı? Anımsanacağı gibi “Bir kere delmekle Anayasaya bir şey olmaz” sözü artık yakın tarihimizin atasözü gibi olmuştur. .

Son 30 yılda hukukun özelleştirilmesi süreci, aslında Türkiye’nin toplumsal-ekonomik sisteminde bir “değişime” işaret ediyordu. Türkiye’nin Avrupa ve ABD’ye bağımlı ve ilkel ilişkilerinden tam arınmamış toplumsal-siyasal varlığı kötü bir eksene girmektedir. Kısa yoldan elde edilen zenginlikler, dinsel, ulusal, insansal ve toplumsal değerler okşanarak kurulmuş şirketler, gazeteler, partiler, tvler, radyolar, içiçe geçmiş çarpık mafya-kamu görevlisi ilişkileri günlük yaşamımızın bir parçası olmuş durumda. Gazeteler ve tvler, son yıllarda yolsuzlukla, rüşvetle, iş takibi denen havadan para kazanmakla, tefecilikle, borsa oyunlarıyla, uyuşturucu ve silah ticaretiyle dolu dizi ve haberleri anmaktan yorulmadılar.

Bu yozlaşma ile toplumda yasadışı gruplar, kendi kurallarını egemen kılmaya çalışmaktadır. Ancak buna hukuk değil “hukuksuzluk” denilmesi daha doğru olur. Yasadışı grupların temel kuralı, devlet kurallarının deline deline ortadan kaldırılmasıdır; bu kaos, kuralsızlıktır; anarşi olarak da adlandırılabilir. Çünkü hukukun temel koşulu olan devlet, çözülmek ve dağıtılmak istenmektedir. Ayrıca devlet tek, yasa dışı gruplar ise çoktur ve çok sayıda yasadışı grubun kendi alanlarındaki “hukukları” vardır. Burada, yargı yoluyla hak aramak ve adalete kavuşmak artık pek rastlanır bir olay değildir. Bu nedenle kişiler ve kurumlar, mahkemelere başvurmak yerine, örneğin alacaklarını çek-senet mafyasıyla almaya çalışmaktadırlar. Devletin yerini alan yasadışı gruplar ise bir hukuk sistemi getirmemekte; kaosun, keyfilik ve anarşinin hüküm sürdüğü bir kargaşalık ortamı doğurmaktadır

Örneğin, toplumun ya da etnik ayrım içerisinde iki ya da daha çok bir hukuk sisteminin içinde olması da düşünülemez. Yani toplumun bir kısmı bulunduğu din kurallarına göre, öteki grup da başka bir kurallar bütünü içinde olursa, yani devlet içinde iki ayrı hukuk sisteminin başarı olasılığı olamaz. Birkaç yıl önce gündeme gelen, Kamu Yönetimi Temel Kanunu tasarıları, özet olarak etnik gruplara, bölgelere, cemaatlere, ayrı hukuk sistemleri” getirmenin kapısını açmakta ve bu ise milli hukuk sistemine uymamaktadır.

Devletsizleşme, hukuksuzlaşmayı getirir. Devletin dağıldığı bir ortamda o devlet demokrasi ve cumhuriyetle kurulmuş olan hukuk sistemi bütünüyle çözülür ve yargı sistemi de çöker. Devleti kaldırdığınız zaman, hukuk boşluğa düşmekte ve yok olmaktadır.

Son yıllarda, dış etkilerle birleşerek, Anayasa Mahkemesi’ne, Yargıtay’a ve Danıştay’a karşı yürütülen saldırılar artmıştır. Bu gerçek Demirtaş Ceyhun’un “Anayasa Mahkemesi ne kadar mahkemedir” sorusunu da yanıtlıyor. Milli egemenlik yoksa, yargı, milletin yargısı olmaktan çıkar. Çünkü egemenlik, devletin en üstün otorite olmasıdır. Bugün hukuk alanındaki aksaklıklar ne denli olursa olsun var olan en kötü hukuku, hukuksuzluktan binlerce kez daha tercih edilecektir.

Yasayla tanınmış yargıç güvencesinden sonra, yargı bağımsızlığı tartışmaları başlamıştır. Çünkü toplumsal değerleri yozlaştıkça adalete sığınma gereği çoğalır. İnsanoğlu her başı derde girdiğinde “adalet isterim” diye yakınır… Çünkü adaleti sağlayan yargıcın güvenceli olduğuna inanılır. Uğradığı haksızlık için, “Allah’ a havale et” diyen Sokullu Mehmet Paşa’yı Kanuni Sultan Süleyman’ın önünde azarlayan Osmanlı köylüsünün sözünü anımsayınız:
“Her şey Allah’ın adaletine kalıyorsa, mülkün adaleti ne işe yarıyor?”

Yargı bağımsızlığı ilk önce halkın önüne yanlış kavramla kondu. Konuyu zemin yanlışlığına yargıçlar “cüzdan ile vicdan arasında sıkıştı” denilmesi götürmüştür. Elbette ki maaş önemliydi ama yargı bağımsızlığı bundan ibaret değildi.. Meseleyi tek nedenli ve maaş nedenli gören yaklaşımın, yargı bağımsızlığı konusunda olgunlaşmış görüşler olduğu söylenemez.

Çin topraklarını gezen bir filozof, genç bir kadının ağladığını görür ve sorar: “Neden ağlıyorsun?” Kadın cevap verir: “Burada bir kaplan var. Önceki gün babamı, dün annemi, bugün kocamı yedi. Yarın sıranın oğlumda olduğunu söylüyor.” Filozof yine sorar. “Peki neden burayı terk edip başka bir yere gitmiyorsun?” Genç kadın cevaplar: “Bu ülkenin yargıçları adildir; haksızlık işlemezler.”

O yüzden şunu söyleyelim: Bir toplumda seçimlerde ve mecliste sayısal üstünlüğü elde ederek her türlü kararı almak ve her türlü yasayı yapmak yöntemi çağdaş demokrasilerde rastlanılmayan bir durumdur. “Milli irade” deyimi seçim kazanan partinin, parti meclisi ya da seçmenin aldığı kararlardan daha geniş bir deyimdir. Çağdaş bir ülkede, yasamanın yaptığı yasaların üstünlüğü yerine “anayasaların üstünlüğüne” dayalı “hukuk devleti” ve hukukun üstünlüğü anlayışı geçerlidir. O yüzden once demokrasi kültürümüz gözden geçirmeli ve demokrasinin ne olduğunu iyice anlamalı, kuvvetler ayrılığı ilkesinin ne anlama geldiğini iyice öğrenmeliyiz. Yargı kuvvetler ayrımının en önemli ve bağımsız erkidir. Bağımsız yargı da tüm kararlarını “milli irade” yani “Türk Milleti” adına verir. Yüce Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi, söz edilen bu “egemenlik” kavramı da kayıtsız şartsız büyük Türk milletine aittir. 11.12.2009

Cem BAYINDIR
(Elazığ Barosu) Avukat

Erdoğan Teziç – Anayasa Hukuku
Ergun Özbudun – Türk Anayasa Hukuku
Mustafa Erdoğan – Anayasal Demokrasi
Bilim ve Ütopya
Çeşitli internet siteleri
Alev Coşkun
Süheyl Batum

Yorum bırakın