HUKUK YAZIN (EDEBİYAT) İLİŞKİSİ
Yazın tarihine baktığımızda hukuk öğrenimi görmüş yazar ve ozan sayısının çokluğu öteden beri bilinen bir gerçektir. Tahir Abacı’nın dediği gibi, ülkemizde, özellikle, yüksek öğrenim görenlerin, okullarını bilinçli seçtiğini söylemek güç olsa da yine de, üniversiteye giriş sınavlarında sözel bilginin de gerektiği hukuk fakültelerine giriş için yazına ilgi duyan kişilerin bu bölümü seçmeleri rastlantı olmasa gerek. Yazın için sözel eğitim koşul olmasa da, doktor, mühendis gibi mesleklerden gelen ya da yaşamında hiç eğitim almamış ya da eğitimi yarım kalmış çok önemli yazın sanatçılarının yetiştiğini de bilmekteyiz.
Geçtiğimiz günlerde Varlık dergisinin Ocak 2006 sayısında çok beğendiğim bir dosya vardı. Hukuk -Edebiyat ilişkisi. Tahir Abacı ve Hüseyin Öntaş da bu araştırmaya değerli yazıları ile katılmış ve dergi bu araştırma dosyası ile gerçekten büyük bir eksikliği tamamlamıştır. Burada bu araştırma dosyasını ve iki yazıyı esas alarak, çoğunluk özgün tümcelerle bu ilişkiye değinmek istiyorum. Dergideki yazıyı Elazığ Baro Dergisinde de kaynak göstererek yayımlamıştım. Şöyle ki;
Yazılardan da görüleceği üzere, gerçekten de, yazın ve hukuk arasındaki yakın ilişkiye yaygın bir inanış vardır. Bu ilişki, düzgün bir dava dilekçesi yazmaktan ötedir. Sözgelimi, sözü uzatan, gereksiz yere süsleyen, evirip çeviren kişilere “edebiyat yapıyor” dediğimiz gibi, yine benzer çok konuşan, söz üretenlere “avukat gibi” benzetmesi yapanlar gibi, yerleşmiş önyargılarla, avukatlar söz cambazı, yasal yalancılık mesleği ile uğraşan hukukçu olarak görülür. Bu önyargılarla, romanlarda, öykülerde, dizi ve filmlerde iyi kahramanlar olarak gösterilmekten çok kötü kahraman olarak aktarılan avukat tiplerine daha sık rastlarız.
Avukat böyle anlatılırken, önyargı ile, roman kahramanları bir yargıç ve savcı olduğunda tersine yağcılığa bürünür. Bir öykü ya da romandaki yargıç ya da savcı her zaman “babacan”, “çok adil”, “hep iyiniyetli”, “hata yapmayan” kahramanlar olarak anlatılır. Bir avukata yönelik, “Bir suçluyu nasıl savunabiliyorsunuz”, “nasıl yalan söyleyebiliyorsunuz” sorusunu soran kimseye yanıtımız; “kuşkulu ile suçlunun” ayrımını anlayan kimsenin çıktığını da görmüşlüğümüz yoktur. Ancak şunu söyleyelim ki, yazın sanatçısının da, hukukçunun da anlatım sırasında sözden başka gereci yoktur.
Tahir Abacı yazısına ve kaynaklara göre “Edebiyat” “edep” sözcüğünden Şinasi’nin türettiği yeni bir sözcüktür. “Edep” sözcüğü içinde “ahlak” anlamını da taşır, hukukun da ahlakla bağı bulunmaktadır.
Yazın, insanı yargılama yerine anlamaya çalışır. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’daki kahramanı Raskolnikov’un, edebiyat için ilginç kişiliği ve yaşamı önem taşır, Yapıtta, Raskolnikov değil toplum sorgulanır ve yargılanır.
Çağdaş hukukta, yasa uygulayıcıya (yargıca) bazı esneklikler tanınmıştır. İnsanı, insan boyutunda düşünebilmek için, eylemin yanı sıra, kışkırtma araştırması, akıl sağlığı incelemesi, bilirkişilik yolu gibi araçlar, insansal özelliklerin de göz önüne alınabilmesi için oluşturulmuştur.
Hukuk, çok kişi için karamsar, sorunlu kişileri ilgilendiren, ürkütücülük ve yabancılık duyulan bir olgudur. Yazın ise, toplumda daha bilinen ve benimsenen bir daldır. Bizler, yaşam içinde, yazından çok hukuk ile iç içeyiz. Her gün hukuk tarafından tanımlanmış yaptırımlarla karşılaşır, hukukça belirlenmiş sınırlar içinde, arada da dışında dolanırız.
Varlık dergisinin dosyası açıkça değerlendiriyor: Anlatım özgürlüğü ve öteki hakların işleyişi, ceza hukuku açısından yazın yapıtlarıyla ilgili sınırlar ve yaptırımlar, yapıtın yasalar karşısındaki konumu, yasalarda “suç” olarak tanımlanmış öğeler taşıyıp taşımaması, yazın yapıtlarının niteliği, düşünsel haklar, yapıt sahipliğinin sağladığı haklar, basın hukuku ve yaptırımları, borçlar hukukunda tanımlanmış kimi sözleşmeler, suç bilimi ve yazın ilişkileri, yazın yapıtlarının suçbilim açısından incelenmesi, hukukçuluk mesleğini yapan şair ve yazarlar, hukukçuluk mesleğininedebiyatçılık üzerindeki etkileri ve yazınsal dallara yayılma düzeyi, yazının bir “konu” alanı olarak hukuka bakışı, adliye ve infaz kurumlarının yazın diliyle anlatımı, cezaevlerinde ve tutukevlerinde üretilen yazın yapıtları, sürgün yazını ve sürgün yazarları, yazar ve ozanların, yönetsel erk ile olan çelişkileri ve karşılaştıkları yasa içi ya da yasadışı uygulamalar…
Victor Hugo’nun “Sefiller”i, Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sı, Tolstoy’un “Diriliş”i, “suç”u kamusal mahkemelerden önce kişilerin iç dünyasında yargılarlar. John Steinbeck’in “Fareler ve İnsanlar” ı..
Bir çiftçi olan ama en güç anlaşılır yapıtların yazarı William Faulkner’ın romanlarının çoğu kişiyi yargılamadan önce, savcılık araştırması yapar gibi sürer ve sonuçta suçun oluşmadığına (takipsizlik) karar verir.
Yazı buna güzel bir yorum getiriyor: Bir avukat olan Franz Kafka’nın “Dava” ve “Duruşma” adlarıyla çevrilmiş romanı ise ne kovuşturur, ne de takipsizlik kararı verir.
Biliyoruz ki, ülkemiz koşullarında yazarlığı ya da ozanlığı, tek başına bir meslek olarak götürebilmek olanağı çok olmadığından, ozan ve yazarlarımızın büyük bölümü geçimlerini, yazın dışı mesleklerden sağlamak zorunluluğu içindedir. Bu tür meslekler arasında hukukçuluğun, çok sayıda yazar ya da ozanı, kendisine çekmiş olduğunu görüyoruz. Gerek hukuk eğitiminin, gerek mesleğin “serbest” çalışmaya yatkınlığı, toplumsal bilime ilişkin meslekler arasında hukukçuluğun en önde olması, hak ve hukuk arama savaşımının, amaçlarıyla aynı eksende olması , ozan ve yazarları çeken etkenler olsa gerek. Bu dosya bunu da anımsatarak önemli bir görevi yerine getiriyor.
Dosyaya göre, hukukun yazınla ters düşen yanları ; hukukçuluk mesleğinin edebiyatın da çok gerek duyduğu “zihinsel çaba” ya dayanması ve “okuma gücü” nü ve zamanı tüketmesi, insanları hukuk önünde gerçek yüzleriyle tanıması, hak hukuk savaşımının hukuk düzeni içinde ne denli göreceli kaldığının ayrımı, siyasal güç ve güç odakları karşısında hukukun düştüğü kimi çözümsüzlüklerin yaşattığı düş kırıklıkları olarak göze çarpmakta.
Romanlarda, özellikle de “acıklı olay” işlemenin gözde olduğu dönemlerde, hukukçuluk mesleğinin yazarlara gözlem ve konu sağlayacağına inanılırdı. Dava dosyalarından konular çıkaran hukukçu yazarlar oldu.
Biliyoruz ki, hukukçular yapıtlarında, mesleksel bakışı önemli bir yoğunlukta kullanmaz. Hukuk mesleğini sürdüren öykücü ve romancılar, örneğin İlhan Tarus’un ve Demir Özlü’nün yapıtlarında olduğu gibi, başkişisi hukukçular olan yapıtlar yazılmışsa da, yazarı da, başkişisi de hukukçu olan birçok yapıtta, onların hukuk uygulamasından çok, ağırlıklı biçimde bir insan ve bir aydın olarak yaşadıklarını okuruz.
Yıllar önce benim de çocukluğumda, TRT’de dizi olarak gösterilmiş, Mithat Cemal’in “Üç İstanbul” romanında “Avukat Adnan”ın hukukçuluğa, hukukçulara ilişkin gözlemleri karşımıza çıksa da, romanın değeri ve önemi dönemin aynası olma özelliğinden ileri gelir.
Noterlik mesleğinden gelen yazar ve ozanların az olması, bu meslekte çalışan kişilerin sınırlı sayıda oluşuyla ve yargıçlık, savcılık, avukatlık gibi öteki dallara göre daha az yeğlenir oluşuyla ilgili. Yine, yargıçlık ve savcılık yapmış ozan ve yazarların sayısı avukatlık yapan ozan ve yazarlardan daha az.
Avukat ozan ve yazarlarımız ise çok sayıda. Arada, hukuk eğitimi görüp de hukukla büsbütün ilgisiz işler tutmuş yazar ve ozanlarımızı da saymamız gerekiyor. Örneğin Tarık Buğra, Tıp, Hukuk, Edebiyat eğitimi almışsa da hiçbirini tamamlayamamıştır. Oktay Akbal böyledir.
Tahir Abacı burada da belirtiyor ve ekliyor ki, Divan Şiirinin en büyük ozanlarından bir din adamının oğlu olan Mahmud Abdulbaki ya da bilinen adı ile Baki bir kazaskerlik ve kadılık yapmış bir büyük ozandır.
Gerek kadılık görevi ve gerekse de aile yapısından, yaşamında hiç içki içmeyen Baki’nin şaraplı ya da meyhaneli şiirleri sayılamayacak denli çoktur. Bu yüzden, yazdığı bu tür şiirlerinde sıkça, divan şiirinin geleneğinin içinde özel anlam taşıyan (mazmun) ve gerçeği dışında anlam taşıyan (mecaz) sözcük ya da tümceleri kullanan Baki’nin bu dizeleri Tanrıya inançsızlıkla suçlanmasına ve çok istediği şeyhülislamlığa yükselememesine yol açmıştır.
Çağdaşı olan ve yine babası kadı Ataullah olan ve artık bir atasözü olmuş “yanlış hesap Bağdat’tan döner” sözünü de yaratan ozan Nev’î de Bağdat kadılığına atanmış ama şehzade hocalığı görevini terk etmemiş ve bu önemli görevi kabul etmemiştir. Lale Devrinin önemli şairi Nedim, Sünbülzâde Vehbi gibi birçok kişi Osmanlılarda kadılık yapan şairlerdir. Asıl adı, Kemalpaşaoğlu Şemsettin Ahmet olan İbni Kemal de şeyhülislamlık yapmış bir hukukçu ozandır. (Varlık 2006 Ocak)
Batıda da çok eski tarihlerden bu yana hukuk yazın ilişkilerine değinildiğini söylemeliyiz. Hatta Platon, Aristotales gibi eski Yunan filozoflarının yapıtlarında da hem yazınsal hem de hukuksal çok söylemlere rastlamaktayız.
Tahir Abacı ve dergi Cumhuriyet dönemiyle sınırlı tutarak yazınımızda uzun hukukçu listesi veriyor:
Fuat Köprülü, İbrahim Alaettin Gövsa, İsmail Habib Sevük, Mehmet Behçet Yazar, Mithat Cemal, Burhan Felek, Samet Ağaoğlu, Orhan Seyfi Orhon, Hamit Macit Selekler, Aka Gündüz, Şevket Rado, Ümran Nazif, İlhan Tarus, Oktay Rifat, Niyazi Akıncıoğlu, Necati Cumalı, Gülten Akın, Demir Özlü, Necip Alsan, Vüs’at O. Bener, Erhan Bener, Tektaş Ağaoğlu, Orhan Hançerlioğlu, Muvaffak Sami Onat, Ziya Osman Saba, Asaf Halet Çelebi, Çetin Altan, İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Zeyyat Selimoğlu, Ercüment Uçarı, Turhan Oğuzbaş, Şemsi Belli, Nüzhet Erman, Aysel Alpsal, Ayhan Bozfırat, Berin Taşan, Kemal Burkay, Ferit Öngören, Şinasi Özdenoğlu, Celal Çumrah, Halil Kocagöz, Mustafa Necati Karaer, Rasim Özdenören, İsmet Kemal Karadayı, Çetin Yetkin, Subutay Hikmet Karahasanoğlu, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Erdal Öz, Selçuk Baran, Müştak Erenus, Faruk Ergöktaş, Ceyhun Can, Onay Sözer, Yiğit Okur, Necati Haksun, Ebubekir Eroğlu, Metin Önal Mengüşoğlu, Tahir Abacı, Turgay Fişekçi, Akif Kurtuluş, Behçet Çelik, Taner Ay, Teoman Ergül, Adil Giray Çelik, Veysel Gültaş, Sabri Kuşkonmaz, İrfan Yıldız, Adalet Bakanlığı da yapmış Hikmet Sami Türk, Faruk Erem, Yargıtay Başkanı Sami Selçuk, Mebuse Tekay… Bu adların bir bölümünün hukuk eğitimi görmekle birlikte, hukuk dışı alanlarda çalışmayı yeğlediklerini de eklemek gerek. (Tahir Abacı Varlık Ocak 2006)
Özellikle yirminci yüzyılın başlarında hukuk eğitimini tamamlayan kimi adların, sözgelimi Fuat Köprülü’nün, Mehmet Behçet Yazar’ın, İsmail Habib Sevük’ün, edebiyat öğretimi alanında çalışmayı seçmeleri de hayli ilginç. Bazen geçim şartları gereği, bazen uyumsuzluktan, bazen düş kırıklığından “hukuktan terk” çok sayıda yazar ve ozan da var.
Hukukçu şairlerin şiirlerini toplayan antolojiler de zaman zaman düzenlenmiştir. Son yıllarda Adil Giray Çelik ve Veysel Gültaş adlı yazarlar bu tip seçkiler yayımlamıştır.
Şunu da özellikle anmalıyız ki, hukukçu olmayan şair ve yazarların yapıtlarında da, hukukla ilgili bölümleri görmek mümkün. Yazında suçbilimi ile ilgili konular, okurun ilgi göstereceği türden oldukları için öteki konulardan bir adım öndedirler. Yazın sanatçılarının, hukuka ilgi göstermesi, anlatım, yapıt oluşturma, olay örgüsünün kolay ve çekiciliği nedeniyle hep vardır. Hele de, aydınlarının, ozanlarının, yazarlarının önemli bir bölümünün yazıp çizdikleri ve söylediklerinden dolayı adliye ile, infaz kurumlarıyla iç içe yaşamış oldukları anımsarsak. Bu durum hem onları sıkı bir “hukuk işleyişi gözlemcisi”kılmış, hem sadece yapıtlarını değil, doğrudan yaşantılarını “hukuksal inceleme konusu” yapmıştır…
Yapıtlarında, özellikle cezaevi ortamını içeren sayısız görüntü öğesi bulabileceğimiz Nâzım Hikmet, şiirlerindeki gücü, cezaevlerinde tanıdığı sıradan insanların yaşamlarından almış ve cezaevinde ve dışarıda baskı içinde geçirdiği yaşamıyla, yalnız, yazın tarihçilerinin ve eleştirmenlerin değil, uğradığı kovuşturmalarla ayrıca hukukçuların da “konu”su olmuştur. Davaları; Mehmet Ali Sebük ve ofisine bağlı olarak uzun süre birlikte çalıştığımız Avukat Atilla Coşkun gibi iki hukukçunun kitaplarında da ele alındı.
Halikarnas Balıkçısı, Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Orhan Kemal, KemalTahir, Yaşar Kemal, Kerim Korcan, Çetin Altan gibi hukukla ilgili anlatıları geniş ölçüde cezaevi ortamı içinde oluşturmuş yazarlarımız da var. Sözgelimi, bir kişiyi öldüren Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın yaşamında hukukun ve davaların “yazgıbelirleyici” düzeye yükseldiğini görmek mümkün. Kendisi bu suçtan idamla yargılandığı gibi, cezaevinde idam cezasına çarptırılmış köylü askerlerin dramını anlatan yazısından dolayı da ayrıca İstiklâl Mahkemesi’ne gönderilmiş, bir kez daha idam korkusuyla yargılanmış ve sonunda onu “Mavi Sürgün” ve adını “Halikarnas Balıkçısı” yapan Bodrum serüveni böyle başlamıştır.
Kemal Tahir’in romanlarında ise, “avukat kâtipliği” yaptığı gençlik yıllarından ilginç gözlemler buluruz. Sözgelimi “Yol Ayrımı” romanındaki “Avukat” tipi, onun yazıhanesinin betimlendiği bölümler çok güzel anlatılır. Daha çok cezaevi anıları niteliğindeki “Karılar Koğuşu” romanında yazdığı dilekçelerle ve uyguladığı yöntemlerle idamlık Hanım’ı kurtarmaya çalışan bir gazetecinin, bize aktarılmasında yazarın hukuk dünyasına yakınlığının izleri görülür. Yaşar Kemal’in anlatım gücünün Kadirli’de arzuhalcilik yaptığı günlerden geldiğini kendisinin bir söyleşisinden işitmiştik.
Yine, Sait Faik’in “adliye muhabirliği” yaptığı dönemdeki yazılarını toplayan “Mahkeme Kapısı”, bugün de keyifle okunan bir hukuk-yazın buluşması örneği olarak anılabilir. Orhan Kemal’in işçi ve işveren konulu önemli yapıtlarının içerisinde de, çoğu kez bir avukat kişilik yarattığını görmüşüzdür.
Kaldı ki yapıtlarında avukat tiplemesine sık yer veren hatta “El Kızı” adlı romanındaki başkişiliklerden biri de bir avukat olan yazar Mehmet Raşit Öğütçü ya da bilinen adıyla Orhan Kemal’in köken olarak Elazığlı olan babası Abdülkadir Kemali Bey de çok tanınmış bir avukat olup ilk mecliste milletvekilliği hatta kısa süre Adalet Bakanlığı da yapmışsa da, Cumhuriyete karşı görüşleri nedeniyle, İstiklal Mahkemelerinde yargılanmış ve ne nedenle ailesiyle gittiği Suriye’de yokluklar içerisinde ölmüştür.
Yine, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanlarından “Mahur Beste”nin kişiliklerinden biri, aileye kalan mirası araştırırken “hukuk hastalığı”na tutulur, kitaplar devirir, dilekçeler döktürmeye başlar.
Ozan ve yazarların hukukla ilişkisi sadece “konu” düzlemiyle sınırlı değil kuşkusuz; onlar aynı zamanda “aydın” olmanın gereği doğrultusunda, pek çok kez duruşlarıyla hukuksal sonuçlar doğuran ya da hukuksal işlemler üzerinde etkili olan etkinliklerde bulundular. Nâzım Hikmet’in yasal dayanaksız hükümlülüğüne, 12 Mart’ın yasalar zorlanarak verilmiş idam kararlarına, 12 Eylül’ün yasaya aykırı yönlerine direnen aydınlar arasında yazar ve ozanların sayısı az değildir.
Nazım Hikmet’in davaları, Mehmet Ali Sebük ve bir süre hukuk şirketinde birlikte çalıştığımız yine Elazığ kökenli Avukat Atilla Memet Coşkun gibi iki hukukçunun kitaplarında da ele alındı.
Elazığ’da Fikret Memişoğlu, Kemal Burkay gibi avukatlar yazınla yakından ilgilenmiş tanınmış adlardır.
Son söz olarak, Varlık dergisinin bu dosyası gerçekten önemli bir eksikliği gideriyor, unuttuğumuz, bilip de yazamadıklarımızı anımsatıyor. Gerçekten de hukuk ile yazın arasındaki bu içiçelik nedeniyle hem hukukun yazınla olan ilgisi, hem de yazının hukuka, hukuksal olaylara ilgisi tükenecek gibi değildir. Tüm hukukçular, bu nedenlerle yazınla ilişkili sayılmalı ve bu ilişki sağlıklı, ilkeli, çağdaş, akla ve bilime inanan toplum yapısına ulaşabilmemiz için kullanılan önemli araçlardan biri olmalıdır.
KAYNAKLAR
1) Berna Moran- Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış
2) Mme De Stael- Edebiyata Dair
3) Tahir Abacı-Hukuk Edebiyat Davası, Varlık dergisi 2006 Ocak, 4.-7. Sayfa
4) Hüseyin Öntaş- Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisinin Alt Dallarından Biri Olarak Hukuk ve Edebiyat, Varlık dergisi 2006 Ocak, 11.-13. Sayfa
5) Hukuk Edebiyatın İçinde mi, Üstünde mi- Sabri Kuşkonmaz, Varlık dergisi 2006 Ocak, 14.-15. sayfa
6) Edebiyat ile Hukuk Üvey Kardeş Sayılabilir mi- Teoman Ergül, Varlık dergisi 2006 Ocak, 16.-17. Sayfa
7) Figen Özdemir- Kafka’nın “Dava”sı, Varlık dergisi 2006 Ocak, 17.-18. sayfa
8) Varlık Ocak 2006 Sayısı, 3-20.sayfalar
9) Fethi Naci – Yüz Yılın Yüz Romanı
Cem BAYINDIR 2007
Yorum bırakın